BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad
menkıbeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
menkıbeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Menkıbelerden hüküm çıkarmak

Sual: Bir menkıbede, su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) deyince Evliya bir zat, su dağıtıcısının duasına kavuşmak için nafile orucunu bozuyor. Biri dua etti diye nafile orucu bozmak caiz mi?
CEVAP
Böyle, birisi dua edince oruç bozulmaz. Zaten menkıbeler dinde ölçü olmaz. Bizim için geçerli olan, dinimizin bildirdiği hükümlerdir. Evliyanın hali başkadır, bilmediğimiz başka bir sebep de olabilir. Evliya-yı kiramın menkıbelerini okumak iyi olur, ihlâs ve muhabbetin artmasına sebep olur; fakat onları okuyup dini hüküm çıkarmak caiz değildir.

Hazret-i Yezdan
Sual: Yezdan, Zerdüştlerin iyilik tanrısına verdikleri isim imiş. Bu durumda mehter marşında geçen (Kur’anda zafer vaat ediyor, hazret-i Yezdan!) ifadesi uygun mu?
CEVAP
Mahzuru yoktur. Eski İran’ın en büyük dini olan, ateşe tapınmayı kuran Zerdüşt, putların arasından Yezdan ve Ehremen isminde iki uknum tayin etti. Yezdan iyilik tanrısı, Ehremen ise kötülük tanrısı veya Yezdan’ın nur, aydınlık, Ehremen’in de zulmet, karanlık olması gibi, benzeri görülmemiş batıl bir inanç ortaya koydu. (Cevap Veremedi kitabı)

Yezdan, ilah, mevlâ demektir. Onlar bu güzel ismi taptıkları şeye koymuşlar. Bundan dolayı Yezdan isminin kötü olması gerekmez. Putlarına Mevlâ ismini de koyabilirlerdi. Bu durumda Mevlâ isminin de kötü olması gerekmezdi.

Kendi işiteceği sesle okumak
Sual: Kıraati kendimiz işitecek kadar sesli okumazsak namaz sahih olur mu?
CEVAP
Sahih olmaz. Kendimizin işitecek kadar sesli olması gerekir. Üç mezhepte, kendi işitecek kadar sesli okumak farzdır. Maliki’de farz değil, müstehabdır.

Ezel ve ebed
Sual: Peygamber efendimiz, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemdekileri gördü. Hâlbuki daha kıyamet kopmadı. Bunları nasıl gördü?
CEVAP
Bu konuda İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Resulullah, Mirac gecesinde zaman ve mekân dairesinden çıktı. Ezel ile ebedi, “bir an” olarak buldu. Başlangıcı ve sonu bir noktada birleşmiş gördü. Cennete gidecekleri Cennette gördü. (1/283)

Büyükler çok büyük


Siyah bir otomobil, iki katlı tarihi konağın önünde durdu. Kapının tokmağı birkaç kez çalındı. Kapı üzerindeki ahşap kafesli pencereden bir baş uzanarak bakıp çekildi.
— Koş bey koş, geldiler, sen kapıyı açıver!


— Ne bu heyecan hatun, kim geldi?


— Aman bey, kim olacak, çocuklar geldi. Haydi, bekletme, sen açıver kapıyı! Ben zor inerim merdivenleri.


— Demek nihayet geldiler ha, ben açıyorum sen yavaş in merdivenleri.


* * *


Ender dede yavaş yavaş kapıya ilerledi, kapı gıcırdayarak ardına kadar açıldı. Kapı açılır açılmaz:


— Dedeciğim! Canım dedeciğim, diye iki torunu da dedelerinin kucağına atladı.


— Durun afacanlar, düşüreceksiniz beni, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, gelin bakalım, gözümüz yollarda kaldı. Haydi, koşun bakalım içeri. İçeride koklaşalım. Ananız, babanız nerede?


— Onlar arabadan bavulları indiriyorlar.


— O zaman yardım etmek lazım değil mi?


— Haklısın dedeciğim, annemleri unuttuk.


— Oğlum yardım edelim, ver bana bavulun birini.


— Estağfirullah babacığım, siz zahmet buyurmayın, Enes yardım eder. Al bakalım Enes, sen götür bavulu içeri!


— Bari sana yardım edeyim kızım. Ver elindeki poşetlerin bir kısmını!


— Yok, babacığım Zeynep götürür. Değil mi kızım?


— Tabi anneciğim, ver haydi.


O sırada kapıda beliren Nefise nine beyaz başörtüsünü iyice kapatıp:


— Aman aman, kimler gelmiş, benim güzel torunlarım gelmiş, maşallah. Haydi girin içeri de, bir sarılayım, koklayayım sizleri.


— Torunları görünce bizi unuttun anne. Bize hoş geldin yok mu?


— Olmaz mı kızım, olmaz mı? Hoş safa geldiniz benim güzellerim. Aman ne de özlemişim!


— Ver elini öpelim anacığım. Oh! Kokunu bile özlemişim.


— Hadi oradan haylaz, yemek kokuyorum.


— Ooo, ne pişirmiş bizim Nefise sultan bakalım?


— Dokunmak yok, hep birlikte yiyeceğiz. Açmasana tencerelerin ağzını kızım. Haydi, çok acıktıysanız hemen yiyelim. Biz de yemedik, bu saate kadar sizi bekledik.


— Zeynep, haydi kızım, yardım edelim anneannene.


— Peki. Anneciğim, dedemi bir daha öpüp, geliyorum. Canım dedeciğim benim.


— Tamam kızım tamam! Yanaklarımı bitirdin bak, Enes’e kalmadı.


— Merak etme dede, ağabeyime de yeter bana da.


— Bak laf ebesine. Koş bakalım, sofrayı hazırla, görelim nasıl bir genç kız olmuşsun.


— Aman dedeciğim, bunun hazırladığı sofradan ne olacak, mutlaka bir şeyi sofraya koymayı unutur. Ya da getirirken döküp devirir.


— Abiii, arkamdan konuşma, söylediklerini duydum.


— Duyarsan duy, napalım, yalan mı yani?


— Dede ya, şu abime bir şey söyle!


— Dokunmayın benim kızıma!


— Eee, anlat bakalım damat, çocukları bulduk, sizi unuttuk, kusura bakma; ama bak şu sessiz konak nasıl da canlanıverdi varlığınızla. Neşe kattınız, iyi ki geldiniz! Nasıl geçti yolculuk, rahat gelebildiniz mi?


— Elhamdülillah babacığım çok rahattı. Yolda, namaz molasının dışında pek durmadık. Onun için biraz erken geldik.


* * *


O gün tarihi konak bir başka güzeldi. Çocuklar yemekten sonra, özledikleri konağın o ahşap kokusunu içlerine çekerek oda oda dolaştılar, özlem giderdiler. Gülüşmeler, konuşmalar geç saate kadar devam etti. Gecenin sonu geldiğinde yorgunluktan herkes zor düştü yatağa. Nefise nine, torunlarının üstünü örterken sevgiyle baktı, öptü, kokladı, dualar etti torunlarına.


— Uyudular mı hatun?


— Evet bey, herkes uyudu çok yorulmuşlar galiba


— Sen yorulmadın mı sanki, günler önceden baklavalar, börekler, mantılar yapmadın mı?


— Onları gördüm ya, bütün yorgunluğum gitti bey. Onlar bu konağın neşesi.


— Haklısın hatun; ama artık yatalım. Yoksa sabah namazına kalkmakta zorlanırız.


* * *


Nefise nine erkenden kalkmış, abdestini almış, torunlarını sabah namazına kaldırmak için odalarına gelmişti. Tam seslenecekti ki, gelen din don sesleri çocukları uyandırdı.


— Ne oluyor, bu ses nedir anneanne?


— Bir şey değil yavrum. Sabah namazı vaktinin girdiğini haber vermek için demeye kalmadı, hışırtılı boğuk bir hoparlörde müezzinin essi geliyordu. Haydi, çocuklar, kalkın namazları kılalım, dedeniz abdestini aldı, cemaatin hazır olmasını bekliyor.


— Tamam, anneanne geliyoruz.


* * *


Abdestini alan, aşağıdaki salonda saf tutmuştu. Ender dede imam oldu, sabah namazını hep birlikte kıldılar. Dualar yapıldı, sabah kahvaltısı hazırlığı başladı. Ender dede torunlarını ve damadını alarak sedirde sohbete başladı. Çocukların en çok hoşlarına giden, sabah namazından sonra yaptıkları bu sohbetlerdi.


— Dedeciğim sabah anneannem bizi tam kaldıracakken bir din don sesi geldi. Bizim orada bu ses yok, neden böyle bir şey yapılmış.


— Ah yavrucuğum burada önce bir din don sesi veriyorlar, sonra arkasından bütün minarelerde aynı anda başlayıp aynı anda biten, cızırtı ve hırıltılı bir ses yükseliyor. Şehrin her yerinde aynı anda başlayıp aynı anda da bitiyor. Merkezi sistem miymiş neymiş, yeni bir uygulama başlatmışlar. Biz de ilk duyduğumuzda çok garipsedik, bir tuhaf olduk, ne oluyor diye müftülüğe gidip sorduk; ama doğru dürüst bir cevap alamadık. Eee, gariplikler artarak devam ediyor. Eskiden ezan-ı Muhammediye yükseğe çıkılarak, yani minaredeki şerefeye çıkılarak okunurdu. O güzel sesli müezzinler ezanı bir okurlardı ki, yer gökler inler, kuşlar dinlerdi. Ah ah, nerde o günler! Rahmetlik dedemin sesi çok güzeldi. Camide ezanı, özellikle de sabah ezanını Ender dedeme okuturlarmış. O okuduğunda herkes duygulanır, daha bir huşuyla namaza dururlarmış.


— Aaa, dedeciğim, senin dedenin adı da mı Ender’di?


— Evet yavrum. Bana dedemin adını koymuşlar. Ben de sizin gibi dedemi çok severdim. Dedem benim her şeyimdi. Bütün bildiklerimi dedemden öğrendim. Sizlerden küçüktüm, teyzelerimin çocukları şu gördüğünüz konağın bahçesinde oyun oynarken ben de tıpkı şu an sizin gibi, dedemin dizinin dibinde onu soru yağmuruna tutar, dedem anlattıkça yeni sorularla onu bunaltırdım. Dedem bıkmadan, usanmadan bana dini bilgiler anlatırdı. Saatlerce sohbet ettiğimiz olur, dedem benim öğrenip öğrenmediğimi kontrol etmek için arada sözünü keser ve bana sorular sorardı.


— Dedeciğim bize dedeni anlatır mısın?


— Elbette anlatırım; ama önce kahvaltımızı yapalım sonra sohbet edelim haydi bakalım.


* * *


Hep birlikte kahvaltı yapıldı. Sofra duasının ardından, Ender dede damadıyla birlikte bahçeye çıktı. Hem bahçeyi suladılar, hem de sohbet ettiler.


— Bak oğlum, ne de güzel açmış güller, şu sarmaşıklara bak. Bu sarmaşıkların filiz veren uçlarını doğru ipe sardırmazsan, gidip başka yerlere kol atıyorlar. Sonra da onları ayırıp olması gereken ipine sardıramıyorsun, ne tuhaf şey değil mi? Bak mesela şununla ilgilenmeyi unutmuşum, gitmiş hangi taraftaki ipe kol atmış. Oysa hemen buraya sarılması gerekiyordu. İlgilenmeyince böyle oluyor. Ben bu sarmaşık filizlerini çocuklara benzetiyorum. Eğer sürekli ilgilenmezsen, doğru ipe sardırmazsan, doğru yolu göstermez, öğretmezsen, gidiyor başkasının ipine, yanlış ipe sarılıyor. Evlatlarımız bizim filizlerimiz, kökleri ne kadar kendimiz olursak olalım başka ipe sarıldıktan sonra, o ipten ayırmak zor oluyor. Bazen de kopup çürüyorlar. Tıpkı şu gördüğün filiz gibi...

— Babacığım hayranım sizin örneklerinize nereden buluyorsunuz bu örnekleri bilmiyorum ama söylenmek isteneni güzel ve akılda kalıcı anlatıyor insana.


— Aslında her şey bir ders insana, sadece nasıl bakılacağını bilmek lazım... İşin püf noktası olaylara İslam âlimlerinin gözlüğüyle bakmak… Hepsi bu...


— Siz basit gibi söylüyorsunuz da, bu gözlüğü bulmak o kadar kolay değil anlaşılan.


— Haklısın, gözlük için gözlükçüye, doğru gözlük için de göz doktoruna gitmek lazım. İyi bir göz doktoru, iyi bir gözlükçü sana bunu sağlayabilir. Nereden bulacaksın bunları. Önce dua edeceksin, samimi bir dua... Sonra doktorunu araştıracaksın, onun tavsiyelerine harfiyen uyacak, dediği gözlükçüye gidecek ve talimatına uygun gözlük kullanacaksın. Kısacası İslam âlimlerini kendine rehber edinip onlar gibi olmaya çalışacaksın, sonrası kendiliğinden gelir.


— Çok güzel, çok doğru sözler bunlar. Allahü teâlâ razı olsun efendim. Şimdi bana müsaade ederseniz, memleketi özlemişim, gidip biraz eski arkadaşları, baba yadigârı dostları ziyaret etmek istiyorum.


— Estağfirullah, elbette çok iyi olur. Baba yadigârı büyükleri unutmamak ahde vefadır. Ahde vefa da imandandır. Haydi, güle güle selametle.


* * *


Enes ve Zeynep bahçe kapısından koşarak girerler,


— Dede, dedeciğim hani bize kendi dedeni anlatacaktın, ne zaman anlatacaksın.


— Benim bahçe sulama işim bitti. Haydi, oturun sedire de, anlatayım. Yalnız Zeynepçiğim, sen içeri git, benim kıtlama şekerimle çayımı al gel kızım! Sohbet böyle daha güzel olur, zira bu hikâye biraz uzun sürebilir.


— Hemen dedeciğim.


— Enes, sen de gel, şöyle yanıma otur bakalım!


— İşte, getirdim dedeciğim. Buyurun afiyet olsun.


— Sağ olasın benim güzel kızım, eline sağlık! Evet, nerede kalmıştık. Haa dedem, Allahü teâlâ rahmet eylesin. Mekânını cennet eylesin. Her şeyi dedemden öğrendim demiştim, değil mi? Çocuklar, aslında Ender dedem buralı değil, Artvin’in dağ köylerinden. Rus sınırına yakın köylerinden gelmiş buraya. 93 Rus harbinde Rusların zulümlerine dayanamayıp kaçmaya karar vermiş. Dedem babayiğit bir delikanlı, 15–16 yaşlarında. Önce Hopa limanına, oradan bir gemi ambarında Samsuna gelmiş, annesinin verdiği iki üç altınla. Eskiden vasıtalar yok, yoksulluk diz boyu. Dedem limanda yük boşaltarak birkaç kuruş kazanmış, daha sonra kazandıklarını yol parası yapıp buraya gelmiş. Buraya gelince çalışması lazım... Kalacak yer yok, birkaç gün burada elindeki parayla geçinmiş, bir taraftan da yapabileceği bir iş aramaya başlamış. Burada o zamanlar bir âlim zat varmış. Talebeleriyle tarla eker, ekin kaldırırmış, onunla ihtiyaçları görürlermiş. İşte dedem bu âlim zatın kapısına gitmiş, durumunu arz etmiş. Bu zat da, sana verecek maddi bir şeyim yok; ancak burada yatacak bir yer verebilirim demiş. Dedem kabul ederek burada senelerce hizmet etmiş. Bu arada da dini bilgiler öğreniyormuş. Dedem, aza kanaatle çok şey kazanmış anlayacağınız. Gel zaman git zaman, dedemin evlilik yaşı gelmiş; fakat evini geçindirecek imkânı yok. Dedemin ahlakını, çalışmasını beğenen bu hoca efendi kızını dedeme vermek istemiş. Dedem kabul edince, bu konağın bahçesine küçük bir kulübecik yapalım, orası sizin eviniz olsun demiş. Tabii bu konak o zaman yokmuş, sonradan yapılmış. Ayşe anneannemi dedeme nikâhlamışlar. Bu kerpiç kulübede, dedem evlenmiş. Ayşe anneannem terzilik yapar, elbise diker, dedem gidip pazarda satar, öyle geçimlerini sağlarlarmış. Dedemin kayınpederi olan bu zat, kadılık yapmış sonraki zamanlarda. Kadılık müessesi kaldırılınca, müftüsü olmayan bu memlekette, fahri olarak müftülük yapmaya başlamış. İşte o zamanlarda bu konak, müftü konağı olarak yapılmış. Müftü efendi dedemin vefatından sonra, bu konak miras yoluyla Ender dedeme kalmış içindekilerle birlikte.


— Dedeciğim içindekilerle dedin, içinde herhalde altın şamdanlar, kıymetli halılar falan vardır, bunlar nerede şimdi.


— İlahi çocuk! Ne kıymetli eşyası, bu zatlar böyle şeylere değer vermezler. Ben içindekiler derken, kıymetli din kitaplarından bahsetmiştim. Tabii bu kitaplar Osmanlıca kitaplar. Benim anneannem Osmanlıca okumayı bilir, yazmayı bilmezmiş. Dedemse bu kitapların hepsini, hem de birçok kez okumuştur. Kendisine soru soranlara, bilse bile kitaptan açar, okur, yerini gösterirmiş. Hatırlıyorum, dedem gözlüğünü takar, bana (Şu kitaplıktan şu sıradaki deri kaplı kitabı ver bakalım) diyerek okumaya başlardı. Saatlerce kitap okur arada bir (ya ya, Allah Allah) gibi sözler söylerdi. Her kitabı kapattığında da, (Büyükler çok büyük) derdi. Bu sözleri hâlâ kulağımdadır. Dedeme, haydi dedeciğim bana bir şeyler anlat derdim dedem de, ne anlatayım, sor söyleyim, söyle dinleyim derdi. Sen sor dedecim derdim, peki öyleyse, söyle bakalım ef’al-i mükellefin kaçtır derdi. Sekizdir deyince, say bakalım derdi. Ben sayardım, eksiklerim olursa dedem düzeltir, tamamlardı. Dedeciğim kendi evlatlarını da böyle yetiştirmiş.


Ben daha 16 – 17 yaşlarımda dedemi kaybettim. Dedemin vefatı beni çok üzmüştü. Sevdiğim, sohbet edebildiğim bir arkadaşımı kaybetmiştim. Aradan geçen yıllarda okul, çalışma, evlilik, kısaca dünya telaşı derken, dedemin anlattıkları hafızamdan silindi. Bir gün çalışıyordum, iş arkadaşlarımdan birisi her gün gazete alırdı, onun aldığı gazeteyi okumaya başladım. Ne olduysa işte o zaman oldu. Gazeteyi okumaya başladığımda adeta dedemle sohbet ediyordum. Gazeteye öyle dalmışım ki âmirimin, (Ender bey, Ender bey gazetenizi mesai saatlerinin dışında okuyun, burası iş yeridir) demesiyle kendime geldim. Özür dileyerek işimi yapmaya başladım. Ancak kafam başka yerlerdeydi. Yıllardır görmediğim bir dostu bulmuş da ayrılmak istemeyen birisi gibi, dedeme yeniden kavuşmuş hissettim. Her şey gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Mesai saatinin bitmesini dört gözle bekledim. Mesai biter bitmez gazeteciden o günün gazetesini alarak eve gittim. Saatlerce aynı yeri okudum durdum. Bundan sonraki günler sabah gazeteyi alarak işe gidiyordum, ancak okumaya fırsatım olmuyor akşam olup eve gitmeyi dört gözle bekler olmuştum. Gazetem yanımda olduğu sürece, sanki okumasam da dedem benimle birlikteymiş gibi geliyordu. Gazetenin abonesi oldum o gün bu gündür, hep Türkiye gazetesini alırım. Gazetemiz İslam âlimlerinin kitaplarını veriyordu.


Bir gün eve geldim, anneanneniz, (Bey, beklediğin kitap Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye geldi) dedi. Kitabı okumaya başladığımda, (Dedem de bana böyle anlatmıştı, evet aynı dedemin mızraklı ilmihalinde yazdığı gibi) dedim. Demek ki dedem, bana hep doğru anlatmış. Bu kitapta aynı şeyleri anlatıyor, dedemin dinini öğrendiği hoca da, ona bunları öğrettiğine göre, onun hocası ve onun da hocası hepsi doğruyu anlatıyor. Buldum sonunda diyerek gazeteyle gelen kitapların hepsini okumaya çalıştım. Bir gün kitaplardan birini bitirip kapattım, gayr-i ihtiyari ağzımdan, (Büyükler çok büyük) diye çıkıverdi. İşte dedim, İslam âlimlerinin nakil dedikleri bu olsa gerek. Dedeme hocasından, hocasına hocasından öğretilmiş; ama hiç değişmemiş, hep aynı kalmış. Dedem bana, ben size, siz de kendi torunlarınıza, hep aynı, değiştirmeden anlatırsak, İslamiyet hiç değişmeden gelecek nesillere öğretilir. Şimdi bizlere dinimizi, ebedi saadetimizi öğreten dedelerimize, hocalarımıza, onların hocalarına, İslam âlimlerine, Eshab-ı Kiram efendilerimize ve Peygamber efendimize bir Fatiha okuyalım bağışlayalım; çünkü onlar olmasaydı bizler dinimizi öğrenemezdik, değil mi yavrularım?


— Çok haklısın dedeciğim, ben de senin kitaplarını okumak istiyorum.


— İnşallah yavrum, haydi bakalım. Öğle namazı vakti girdi, namazlarımızı kılmak için hazırlık yapalım. 


Z. Alkan

Binmişiz bir alamete, Gidişimiz kıyamete…

Tayyibe teyze ve Salih amca orta yaşlarda, halim selim, yaşları gibi huyları ve halleri de birbirilerine denktir. Bunca yıl bir yastığa baş koymuş insanlar, elbette birbirine benzerler denebilirse de, bu çift her yönden iyi anlaşan, doğru yaşamış ve bu hal üzere yaşlanmış, birbirlerini tamamlayan bir çifttir. Tayyibe teyze saliha, afif, ismi gibi tayyib, yani temiz bir hanımefendi, Salih amca ise kibar, cömert, ismi gibi salih bir beyefendi. Tam da iki cihan saadeti... Birlikte yatar, birlikte kalkar, birlikte güler, birlikte ağlar, birlikte kitap okurlar. Her zaman yeni bir şeyler öğrenmeye, çevrelerindeki insanlara yardım etmeye çalışan, Allah’ın kullarına ihsan ve ikramda bulunmayı seven, cömert, son derece merhametli insanlar. Hal böyle olunca, bu ana babanın çocuklarının da böyle yetişmesi muhtemel olur tabii ki. Ancak genç yaşta, oğullarını hain bir terör saldırısı sonucunda kaybederler, bağırlarına taş basar, şehitlik mertebesini kazanmış oğullarının ardından sessizce gözyaşı döker ve dua ederler; ama hiç isyan etmezler. Çünkü onlar, her şeyin Allahü teâlânın takdiri olduğunu bilirler.


Aradan geçen birkaç yıl acılarını hafifletir; ama bu sefer de yeni bir imtihana tâbi olurlar. Bir trafik kazası sonucu kızını, damadını ve bir torununu kaybederler. Birkaç yıl arayla yaşanan bu ağır imtihanlar onları iyice yaşlandırır. İmtihanın en zorlarından birisi olan evlat acısıyla imtihan edilirler. Sabretmekten başka çareleri de yoktur; çünkü (Alan da O, veren de O. Bizim elimizden bir şey gelmez) diye düşünüp, trafik kazasından hiç yara almadan kurtulan torunları Saliha ile teselli bulmaya çalışırlar. Artık çocuklarının ve Allahü teâlânın emaneti olan bu yavruyu, dinini bilen ve yaşayan gerçek bir hanımefendi gibi yetiştirmek için gayret ederler. Bütün sevgi ve ilgilerini, torunları Saliha’ya verirler. Üzerine titredikleri Saliha, aradan geçen yıllarda, tıpkı bir gül gibi, doğru bilgi ve güzel ahlak pınarından sulanır, yetişir. İsmiyle müsemma bir hanımefendi olur. Tıpkı ninesi gibi dinini bilen yaşayan, tesettür konusunda çok hassas olan Saliha’nın artık evlilik çağı da gelmiştir. Dengi aranmaktadır. Eee, niyet hayır olunca, Allahü teâlâ akıbetini de hayreyler, öyle de olur. Karınca kararınca çeyizler hazırlanır, düğün telaşı başlar.


* * *


Tayyibe teyze, torununun düğünü için gerekli birkaç parça eşyasını almak için çarşıya gitmişti. Sanki peşinden vahşi bir aslan kovalarcasına, hızla evin anahtarını çevirip, Besmele çekerek içeri girdi, kapıyı kapattı. Birilerinin zorla içeriye girmelerine engel olmak istercesine, sırtını kapıya dayadı, derin bir oh çekti.


— Çok şükür kurtuldum yâ Rabbi dedi.


— Hatun, sen mi geldin?


— Evet, bey, çok şükür geldim.


— Hayırdır hatun, bir şey mi oldu?


— Dur, geliyorum bey, üstümü değiştireyim, bir de abdest alayım, geliyorum, anlatırım.


— Allah Allah! Hayırdır inşallah, ne oldu acaba bizim hatuna, soluk soluğa geldi. Sanki bir şeyden kaçıp da kurtulmuş gibi girdi içeri… Gel hatun, otur bakalım, anlat hele, ne oldu da soluk soluğa eve girdin öyle?


— Aman bey, sorma, dışarısı bir felaket! Bunaldım, soğuk soğuk terledim, kalbim sıkıştı, daraldım, zor attım kendimi eve. Meğer ev ne rahatmış.


— Dışarısı çok sıcak galiba, keşke serinlikte gitseydin. Ben gideyim dedim sana; ama sen anlamazsın dedin, ne yapayım hatun, sık dişini az kaldı. Hele şu kızımızı selametle bir gelin çıkaralım evden, rahatlarsın inşallah.


— Kalbimin daralması sıcaktan değil bey, keşke öyle olsaydı.


— Hatun deli etme adamı, neyse söyle artık!


— Saliha nerede bey?


— Üst kattaki kıza Kur’an-ı kerim öğretmeye gitti.


— Aman bey, ne kadar şükretsek azdır. Allahü teâlâ bize Saliha gibi bir torun verdi.


— Sadede gel hatun, sadede. Kızıyorum ha!


— Bak şimdi, buradan sabah çıktım, çabuk gideyim diye otobüse bineyim dedim, durakta bekliyordum. Bir kız geldi durağa. Kapalı desem kapalı değil, açık desem açık değil, ağzında sakız, cep telefonu elinde, kih kih telefonla konuşuyor. Birazdan durağa, hırpani kılıklı, lakayt, sırıta sırıta bir delikanlı geldi. Kız yılışarak, oğlan sırıtarak tokalaşıp öpüştüler. Laubali laubali konuşarak, ayrı otobüslere binip gittiler.


— Hanım suizan etmeseydin. Belki evlidirler, belki de oğlan kızın mahremidir.


— Ne olursa olsun bey. Edep hayâ kalmamış. Mahremiyse o kızın o haline neden kızmadı, yok mahremi değilse, neden kucaklaşıp öpüştüler. Yok, bey yok. Dünyanın çivisi çıkmış. Hadi dedim, bu böyle, herkes böyle değildir demeye kalmadı. Tık tık sesleriyle birlikte ağır bir parfüm kokusu ortalığı kapladı. Başımı bir çevirdim, bir kapalı kadın. Üzerinde parlak bir kumaştan bir pardösü, düğmeleri açık, içinden pantolonu, üzerinde payetli bluzu görünüyor. O pardösüyü kıyafetini örtmek için mi giyinmiş, yoksa daha çok dikkat çeksin diye mi, bilmiyorum. Eşarbını ise boynuna öyle dolamış ki, gözleri nefessizlikten dışarı çıkacak. Allah seni inandırsın bey, baktım gelen otomobil bu kadının bulunduğu yerde yavaşlıyor, gelen otomobilin içindeki sokaktaki herkese bakıyor, hemen kadının yanından uzak bir yerde beklemeye başladım otobüsü.


— Hatun bütün bunları durakta mı yaşadın, daha otobüse binemedin mi yahu?


— Biniyorum merak etme. Neyse otobüs geldi, güç bela bindim otobüse. Attım bileti, oturacak yer yok, yaşlı diye yer veren de yok. Kadın, kız, oğlan hepsi balık istifi, neyse biri indi de, ben de oturabildim. Otobüste başımı sağa çeviriyorum, göbeği açık bir genç kızın göbeğini görüyorum, burnuna taktırdığı yetmiyor gibi, bir de göbeğini deldirip hızma takmış. Sola bakıyorum, dışarıda gelip geçen genç kızlar, oğlanlar, sarmaş dolaş, edepsizlik diz boyu… Hayâsızlık almış yürümüş. Neyse artık, otobüsten indim. İndiğim durakta birkaç kız, ellerinde kitap defter otobüs bekliyorlar. Aman yâ Rabbi, sanki dünyalı değil bunlar. Başlarını öyle bir kapatmışlar, eşarplarının altından saçlarını öyle kabartıp bağlamışlar ki, kafalarının arkasında bir kafa daha var sanki. Hani sen okumuştun ya kitapta, deve hörgücü gibi diye. İşte bu devenin hörgücü değil, kendisi sanki. Bir de eşarplarının uçlarını boyunlarından sıkıca bağlamışlar, saçlarının şekli belli oluyor. Üzerlerinde sadece daracık bluzlar, yüzleri boya küpü… Altlarında, pantolon mu, etek mi, belli olmayan garip giysiler. Pardösüyü geçtik, insan o dar bluzun üzerine bir şeyler giyer. Nerede! Bunlar örtünmüyor, sanki bir yerlerini açmaya çalışıyorlar. Hele o yüksek sesle gülüşmeler, konuşmalar. Allah’ım, bir görseydin bey. Acıdım bu gençlere. Bizim evinin aşağısında bir park var ya, kestirme olsun diye parkın içinden geleyim dedim. Keşke geçmeseydim. Ah bey! O gencecik kızlar, o delikanlılar, ellerinde sigaralar, yanlarında içki şişeleri, banklara oturmuşlar, kimileri de uzanmış, sere serpe yatıyorlar. El şakalarını, konuşmalarını bir görsen… Vah körpecik gençlere, vah ana babalara, vah!


— Vah zavallı hatunum vah! Sen sokağa çıkmadığın için dışarının halini bilmiyorsun. Zaman ilerledikçe her şey bozuluyor. İslamiyet’e uyan, şunun şurasında kaç kişi kaldı ki? Eğer bizler evlatlarımızı doğru yetiştiremezsek, bu bozuk olan nesil, kendi evlatlarını kendileri gibi onlar da evlatlarını kendisi gibi yetiştirerek, tamamen bozulmuş, İslamiyet’in dışına çıkmış, yaptıklarını İslam dininin emri zanneden topluluklar ortaya çıkacak. İyi ki bizler Tam İlmihal’i okuyor, dinimizi doğru olarak öğreniyoruz. İlmihalde, kıyamete yakın böyle şeylerin olacağı bildiriliyor. Allahü teâlâ bizi dinini doğru olarak öğrenip, ona uyanlardan eylesin.


— Âmin bey, Âmin... En çok neye üzüldüm biliyor musun? İslamiyet’te Müslüman bir hanımın şiarı olan tesettür, tesettür olmaktan çıkmış. Böyle tesettür, elbette saliha bir hanımı korumuyor, daha çok saldırılara muhatap kılıyor. Mecbur kaldım da çıktım sokağa, görmedik şey kalmadı. Kalbim bundan daraldı.


— Hatunum, siz hanımlar evde koruma altındasınız. Eve, zararı dokunacak bir şey sokmayarak, sizleri koruyan beyleriniz var. Temiz kalıyorsunuz. Bir sefer olsun pisliğin yanından geçseniz, işte böyle tepe taklak oluveriyorsunuz. Sizleri Rabbim hassas yaratmış, bizleri sürekli çalışıp, dışarıyla muhatap olduğumuz için daha kuvvetli yaratmış. Eğer bizler de bu tehlikelerin farkında olmayıp kendimizi korumazsak, dinimizi öğrenmez ve uygulamazsak, dışarıda gördüğün hastalıkları eve bulaştırmış oluruz. İşte aileler böyle bozuluyor. Yaradan yarattığını en iyi bilendir. Kısacası, bugün bir otobüse binecek oldun, neler yaşadın…


— Pek doğru söyledin bey! Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete… Allahü teala sonumuzu hayr eyleye!


Z.Alkan

Kıymetli inci

Hacer ninenin ahşap kapısı önünde bir otomobil durdu. Kısa bir süre sonra kalın tokmak, tarihi kapıyı dövmeye başladı. Hacer nine cumbalı odanın kafesli penceresinden aşağı bakarak, kimin geldiğini görmeye çalıştı; ancak gözleri iyice bozulduğu için geleni seçemedi. Kalın tokmak kapıya gelenin erkek, ince küçük tokmak ise kapıya gelenin hanım misafir olduğuna işaret ettiğini bildiği için, beyaz namaz başörtüsünü örtünüp yavaşça yerinden kalktı. Ahşap merdivenin tırabzanlarından tutunarak, dikkatlice aşağıya, kapıyı açmaya indi. Bu tarihi yapının, tıpkı ev sahibesi Hacer nine gibi, heybetli ve vakur, bir o kadar da mütevazı olan kapısı gıcırdayarak, hafifçe aralandı. Kapı aralığından başını uzatan Hacer ninenin yüzü, bir anda mütebbessim bir hal aldı ve heybetli kapı, tanıdık birilerini kucaklıyor gibi ardına kadar açıldı.


— Selamün aleyküm babaanneciğim, seni ziyarete geldik.


— Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. Aman, benim torunlarım gelmiş. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Buyurun yavrularım, yukarı çıkalım. Güzel kızım, Süleyman torunum, kapıyı kapayıp sürgüleyiver oğlum, sana zahmet!


— Tabi babaanneciğim, siz çıkın, ben kapatıp gelirim.


— Güzel kızım, gel bakalım, elindekiler nedir yavrum?


— Babaanneciğim, börekle kek yapmıştım, Süleyman beyle hem ziyaret edelim, hem de bahçede çay içer sohbet ederiz diye düşündük, rahatsız etmedik inşallah…


— O nasılsız söz güzel kızım, her zaman başımla beraber, ne iyi ettiniz. Ben de pencere önünde, tesbih elimde uyukluyordum. Haydi, buyurun oturun şöyle, gel kızım, sen yanıma otur. Çok özlemişim. El öpenleriniz çok olsun evladım!


— Gelini bulunca öz torununu unuttun babaanneciğim. Ver, elini öpeyim. 


— Kıskanma oğlum, sen de öbür yamacıma otur, gel! Pek göresim gelmişti, ne iyi ettiniz de geldiniz.


— Şaka yaptım benim canım babaanneciğim. Biz de seni çok özlemiştik. Gidelim, hem duasını alalım, hem de bahçede çay içeriz diye düşündük. 


— Söyleyin bakalım nasılsınız? İyi misiniz? Neler yapıyorsunuz? 


— Elhamdülillah iyiyiz, ben işe gidip geliyorum, Nefise hanım da evde. 


— Öyle mi güzel kızım? Neler yapıyorsun evde, anlat bakalım!


— Hiç, aslında pek anlatılacak bir şey yok. Ev temizle, yemek yap, ütü yap, bildiğiniz işler işte.


— Süleyman, sen bahçede semaveri yak, biz de gelinimin getirdiği yiyecekleri hazırlayıp bahçeye inelim, çaylarımızı içerken sohbet ederiz.


— Tamam, bir saate kalmaz çayınız demlenmiş olur. Hanım sultanlar, siz de çay sofrasını donatırsınız, haydi ben işe başlayayım.


— Süleyman gitti. Anlat bakalım güzel kızım, nasıl gidiyor evliliğiniz? Memnun musun bizim deli oğlandan?


—Çok şükür babaanneciğim, bir sıkıntımız yok. İyi anlaşıyoruz, beni hiç kırmıyor, üzmemeye çalışıyor ancak…


— Evet, ancak… 


— Çok kıskanç!


— Nasıl yani, bu iyi bir şey değil mi yavrum?


— İyi bir şey; ama yeni evlendiğimizde çok hoşuma gidiyordu, artık bu davranışları beni bunaltmaya başladı.


— Peki, ne yapıyor da seni bunaltıyor?


— Ne bileyim, yalnız sokağa çıkmamı istemiyor, otobüse, dolmuşa binerek bir yere gitmeme izin vermiyor. Bir yere gideceğim zaman, kendisi beni götürüyor, hatta gideceğim evin kapısına kadar, apartmana beni o çıkartıyor. Eve dönerken de yine, kapıya kadar gelip birlikte çıkıyoruz. Çarşı pazar zaten hep beraber gidiyoruz, alış veriş merkezlerine götürmek istemiyor. İşte bunun gibi şeyler, artık sıkılıyorum babaanne, ben kendim asansöre binemez miyim, kendim merdivenleri inemeyecek kadar aciz miyim? Apartman komşularımdan birçoğuyla, iyi insanlar olmadığı gerekçesiyle görüştürmek istemiyor. Neden böyle yapıyor, anlamıyorum?


— Ah benim güzel kızım! Derdin bu muydu? Ben de önemli bir şey var sandım.


— Belki gülüyorsunuz ama beni bunaltıyor, bu kadarı da fazla değil mi?


— Bak kızım sen istiridyeyi bilir misin?


— Evet, içinden inci çıkan denizlerdeki o şey değil mi?


— Hah, doğru bildin! İstiridyenin içindeki inci çok kıymetlidir. Bu kıymetli şeyi, istiridye vermek istemez, bu yüzden onu koruması için Allahü teâlâ sert kabuklar vermiş. Bu kabukları sıkı sıkı kapatır istiridye, inciyi çaldırmamak ve başkalarına vermemek için. Çünkü istiridyenin en değerli şeyidir inci ve onu korur. İnciyi aldıktan sonra bir kenara atarlar, istiridye artık bir işe yaramaz, bir kıymeti kalmamıştır o kalın kabukların. İşte kadın da erkeği için bu kıymettedir. Dinini bilen her erkeğin görevidir hanımını korumak. Bu senin anladığın anlamda kıskançlık değil. Allahü teâlânın biz insanlara verdiği bir nimettir. Erkek kıskanç olmazsa, hanımını kötü gözlerden, kötü davranışlardan nasıl koruyacak? Onun için, inci gibi olan yani kıymetli cevher olan hanımlarımız kızlarımız, beyleri tarafından elbette korunmalıdır. Sen altın takılarını ortada bırakır mısın? Bırakırsan hırsız onu çalar. O zaman nasıl korursun onu, hatta öyle korursun ki, varlığını bile kimseye göstermezsin, ta ki görürler de benden alırlar diye. Süleyman seninle neden evlendi, neden seni tercih etti, bir düşün; çünkü seni ana baban bir cevher gibi saklamış, güzel terbiye etmiş, saf, temiz yetiştirmiş. Sende kendini korumak için örtünmüşsün, kıymetini göstermemişsin saklamışsın. Sen onun için kıymetli bir cevhersin. Cevhere sahip olan kişi, onu kaldırıp sokağa atmaz. Ne yapar, saklar. Söylemek istediklerimi anladın mı kızım?


Ha, bu kadar da olmaz diyorsan, ona da şöyle söyleyeyim. Cevherin kıymeti ne kadar çoksa, o kadar çok korunur. Rahmetli deden, bu konuya çok dikkat ederdi. Yolda yürürken köşe başına gelecek olsak, önce o köşeyi dönerdi ki, ola da ben bir erkekle karşılaşmayayım. Kalabalık yerlere götürmezdi, insanların çok bulunduğu yerlerde birbirlerine muhataplıkları çok olur. Benim hanımım, benim cevherim, başkasının cevheri olamaz derdi. Yolda bir arkadaşıyla karşılaşsa, görüşmek zorundaysa benden biraz uzaklaşır, kısacık görüşür, beni yalnız bırakmazdı. Hem benim herkesle görüşmemi istemez, Müslüman, dinini bilen hanımlarla görüşmemi isterdi. (Bazı hanımlar dedikoducu olur, başkalarından sana haber taşır, sana başkasını anlatan seni de başkalarına anlatır. Anlattıkları yalan yanlış şeyler, senin huzurunu kaçırır. Böylece senin, ne dünyana, ne de ahiretine faydalı olur. Öyleyse ne diye boşa vakit geçiresin) derdi. Diyorsun ki, ben merdivenleri yalnız inebilirim, asansöre binebilirim. Elbette yalnız inip çıkabilirsin; ama bir düşün, sen inerken bir başka kişi de merdivenden inse, uygunsuz bir şey söylese, aynı şekilde asansörde biri durdursa tanımadığın bilmediğin bir adamla aynı asansörde olsan, halvet olabilir. Beylerin görevi hanımlarını kötülüklerden korumak yani dinini korumak, harama bulaşmalarını önlemektir. Beyin seni sevdiği için bütün bunları yapıyor, tıpkı dedesinden gördüğü, öğrendiği gibi. Ne demişti, hanım sultanlar, bir saat sonra gelin demişti. Sen onun hem evinin, hem de gönlünün sultanısın benim güzel kızım, hâlâ anlamadın mı?


— Hanım sultanlar, haydi çay hazır, gelin artık, karnımız acıktı...


— Haydi, al bakalım şu tepsiyi de bahçeye inelim artık, yoksa büyük sultan bize kızacak.


Süleyman babaannesiyle hanımını böyle görünce:


— Allah muhabbetinizi arttırsın, ne gülüşüyor, ne fısıldaşıyordunuz öyle, yoksa beni mi çekiştiriyordunuz?


— Tövbe de oğlum, neden seni çekiştirelim? Gelin kızımla İslamiyet’e uyan bir ailenin ne denli huzurlu olduğunu konuşuyorduk.


— Hakikaten babaanne, insanlar İslamiyet’in emir ve yasaklarına uysalar, yani herkes uysa, şu toplumda ne cinayetler, ne kavgalar, ne de savaşlar olurdu. Ne olurdu herkes uysaydı kurallara, hem dünya, hem ahiretleri mamur olurdu.


— Herkes bilseydi ve uysaydı yavrularım, kimse hırsızlardan, gelip de bendeki cevheri alacak diye korkmazdı.


— Ne cevheri ne hırsızından bahsediyorsun babaanne.


— Erkek kadın her müminde birçok kıymetli cevher vardır. Bu cevherlerin peşinde de hırsızlar vardır. Cevher dediysem sizin bildiğiniz cevherlerden değil öyle kıymetli ki iki cihanda da geçer akçe, anlayacağınız; ama bu cevherin peşindeki hırsızlar bildiğiniz hırsızlardan değil. Öyle kurnaz, öyle sinsi, öyle acımasız ki, siz farkında olmadan elinizdeki cevheri alıverirler de ruhunuz duymaz. Onun için çok uyanık olmalı, iyi sahip çıkmalı, kimselere kaptırmamalı. Söylediğim cevher, yani kadın erkek her müminde olan en kıymetli cevher, iman cevheridir. Bunun hırsızları da din hırsızlarıdır. İnsanların imanını çalmak, doğru bildikleri dinlerini bozarak, yanlış şeyler öğreterek, cevher olan kıymetli imanlarını ellerinden almaya, onları iki cihanda da azıksız, akçesiz bırakmaya çalışırlar. Bunun için türlü hilelere başvururlar. İşte bu hırsızlar sizin benim bildiğim hırsızlar gibi değildirler. Çok uyanık olmalıyız yavrularım. Bunun yolu dinimizi doğru olarak öğrenmek ve öğretmekten geçer. İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktan geçer. Siz öğrenin ki, bir başka cevher olan çoluk çocuğunuza öğretebilesiniz, onlar da kendi evlatlarına öğretsinler, böylece hep birlikte ahirette mesut olanlardan olalım.


— Babaanneciğim Allahü teâlâ sizden razı olsun. Gönüllere ferahlık veren sohbetinize bayılıyorum, hele anlatırken verdiğiniz örnekler öyle akılda kalıcı oluyor ki! Her geldiğimizde mutlaka bir şeyler öğrenerek ayrılıyoruz yanınızdan.


— Allahü teâlâ sizlerden de razı olsun, iki cihan saadeti nasip etsin! Ne mutlu bana ki, bunları anlatabileceğim torunlarım var.


— Babaanne, izin verirsen biz kalkalım. Hanım, hazırlan da çıkalım artık!


— Tamam; ama biraz müsaade et de, hiç olmazsa ortalığı toplayıp, babaanneme verdiğimiz zahmeti hafifletelim.


— Estağfirullah, ne zahmeti kızım? Faydalı bir zaman geçirdik elhamdülillah. Müsaade sizin, Allah yolunuzu açık etsin, konuştuklarımızı unutma emi güzel kızım! Ha, bir de hırsızlara dikkat edin çocuklar! Allaha emanet olun… 


Z. Alkan

Bin nasihatten, bir musibet evladır!

Sessizliği, hâkimin “gereği düşünüldü” sözü bozmuştu. Bir anda gözler hâkime çevrildi. İki genç de hâkimin ne söyleyeceğini merakla bekliyorlardı. Hâkim gayet ciddi, gözlüğün üzerinden her iki genci şöyle bir süzdükten sonra;

— Yaz kızım diyerek, kâtibe kanunların belli sayılarından bazılarını söyleyerek, şiddetli geçimsizlik nedeniyle Erol ve Nergis Kara’nın ayrılmalarına, Erol Kara’nın 1000 TL nafaka vermesine karar verilmiştir.

Erol, derin bir oh çekerek, nihayet kurtuldum diye düşündü. Büyük bir yük üzerinden kalkmış gibi hafif hissediyordu kendisini. Mahkeme çıkışı, avukatıyla görüştükten sonra arabasına atlayarak yola koyuldu. İşinden izin alarak tatile çıkacak, bütün yaşananları unutmaya çalışıp yepyeni bir hayata başlayacaktı. Fethiye’de lüks bir otelde yer ayırtmıştı. Bir haftalık tatil ona çok iyi gelecek, kendini toplamış dinamik, hayata dört elle sarılmış olarak geri dönecekti. “Evet, çok iyi bir karar verdim” diye geçirdi içinden.

Erol, hem araba kullanıyor hem de geçmişinin muhasebesini yapıyordu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydı Nergis. Nasıl da sevmişlerdi birbirlerini. Evlenebilmek için babasını ne zor ikna etmişti. Babası, “Bize uygun değil bu kız, giyimiyle düşünceleriyle bizden çok farklı. Ne kadar, sen ne dersen yaparım dese de, yapmaz, yapamaz. Gel bu kızdan vazgeç!” demişse de dinletememişti. Ne kadar haklıymış meğer. Keşke babasını dinleseydi de, bunları yaşamasaydı.

Erol’un babası, zamanında çok çalışmış, hiçbir şeyi yokken çalışması ve Allahü teâlânın emirlerine uyması sebebiyle çok zengin olmuştu. Erol da, bu nimetlerden fazlasıyla nasibini almıştı tabii. Çalışmayı sevmediği için, hep okullarını ite kaka bitirmiş, hatta puanı tutmadığı için, babası, sırf oğlum üniversite mezunu olsun diye, dünyanın parasını verip onu Kıbrıs’ta okutmuştu. Dört yıllık okulu sekiz yılda bitirmiş, Kıbrıs gibi bir yerden gelmek istememişti. Kısaca sefih bir hayat sürmüştü. Okul bittiğinde ise, babasının iş yerinde çalışmaya başlamış, hatta evlenince bari dışarıdan kimselerle çalışmasın diye, babası gelini Nergis’i de işe almıştı. Tabii buna çalışmak denirse! İstedikleri saatte gidip istedikleri saatte işe geliyorlar, kasadan istedikleri kadar para alıyorlar, istedikleri yerde istedikleri gibi yiyip içip, geziyorlardı.

Evliliklerinin başında bunlar nefse çok hoş geliyordu, ancak zamanla bu hayat sıkıcı olmaya başlamıştı. İşten çıkıp dışarıda yemek yemek, sağda solda gezmeler, nereye kadar devam edecekti. Artık evde yemek yemek, evde sohbet etmek, temiz ve düzenli bir evde oturmak, hep ütülü elbiseler giymek, ayaklarını uzatıp rahatça yatabileceği bir ev istiyordu. Oysa Nergis bunlara yanaşmıyordu. Kıyafetler kirlenince çöpe atılıyor, yıkanıp temizlenmiyordu. Kıyafetler ütülenmiyor, kuru temizlemeye gönderiliyordu. Erol evlilikten beklediğini bulamamış, mutsuzluk içinde mutlu olmaya çalışıyordu.

Annesini düşündü, annesi hanımı gibi davranmıyordu. Tam bir hanımefendiydi. Yemeğiyle, temizliğiyle, eşiyle ilgilenmesiyle, akraba ve arkadaşlarına davranışlarıyla, tam bir hanımefendi… Babasıyla nasıl da omuz omza verip çalıştıklarını hiç unutmuyordu. Oysa Nergis hiç öyle biri değildi. Erol artık evde oturmak istediğini, dışarı çıkmaktan yorulduğunu söyleyince kıyametler kopuyor, ben sıkılıyorum bunalıyorum bahaneleriyle huzursuzluk çıkartıyordu. Bir gün babası:

— Bak oğlum, kasada çok açık veriyorsunuz, gereksiz harcama yapmayalım. Karınla konuş, bir giydiğini bir daha giymiyor, bu kadar kılık kıyafetle dünyadaki bütün çıplaklar giydirilir. Yazık, israf böyle giderse ben bunun altından kalkamam. Kendinize başka bir yerde iş bulursunuz dedi.

Erol babasına çok kızmış, kırılmıştı. Hatta el altından başka bir yerde iş aramaya başlamıştı; ancak böyle rahat, böyle bol para veren bir yer bulamadı. Nergis’le konuşmaya her şeyi anlatmaya çalıştı; ancak Nergis buna çok büyük tepki gösterdi;

— Zaten bize bırakmayacak mı mallarını, ne diye böyle davranıyor ki, biz de benim babamdan yardım isteriz, boş ver diyerek değişmek niyetinde olmadığını ifade etti.

Nergis’in babası da çok zengin bir iş adamıydı, biricik kızının bir dediğini iki etmezdi. Bu yüzden şımarık, bir o kadar da iş bilmez bir kızdı Nergis.

Erol hem araba kullanıyor hem de bunları düşünüyordu. Derin bir oh çekti.

— Çok şükür kurtuldum. Namaz vakti girmiş, hem mola vereyim, hem de namazımı kılayım dedi. Bir tesiste mola verdi. Abdest alarak mescide girdi. Mescitte kendisi gibi genç birkaç kişi, bir de yaşlı bir amca namaz kılıyorlardı. O da durup namazını kıldı. Mescitte o ve yaşlı amcadan başka kimse kalmamıştı. Yaşlı amca uzun süre dua etti, sanki onun namazını bitirmesini bekliyordu. Herhalde bir şeyler söyleyecek diye düşündü. Duasını yaptıktan sonra, amca yanına yaklaşarak:

— Allah kabul etsin evladım. Senin gibi çocukların namaz kılması beni çok mutlu ediyor, gençlikten umutlanıyorum.

— Sağ olun amca.

Erol anlamamıştı amcanın neden böyle söylediğini. Babası, “Ne olursa olsun namazınızı bırakmayacaksınız” derdi. O zaten hep kılmaya çalışırdı. Gerçi okul döneminde ve evliliğinin başlarında bırakmıştı ama sonradan namaz kılmaya tekrar devam ediyordu.

Yaşlı adam mescit çıkışı kendi kendine mırıldandı.

— Allah Allah, hiç ummazsın böyle birinden. Ya Rabbi, sen nelere kadirsin, hidayet senden.

Erol, amcanın sözlerini duymuştu. Ellerini yıkayıp yemek yemek için lokantaya geçti. Lavaboda kendine dikkatle baktı. Saçları uzun ve atkuyruğu şeklinde bağlı, üstelik kulağında küpe vardı. Gülümseyerek, “Amcanın ne demek istediğini şimdi anlıyorum” diye düşündü.

Yemeğini yedi ve yola koyuldu. Yol bir hayli uzundu. Mescitteki amcanın sözleri kafasına takılmıştı. Aslında hiç de göründüğü gibi değildi. Babası ahlaki bilgileri çok güzel vermişti, öğretmek için çok uğraşmış, hatta kötü insanlardan uzak tutmak için elinden geleni yapmıştı. Doğru bir itikat, ilmihal bilgileri ve tabii ki Kur’an-ı Kerimi öğrenmişti. “Ne garip, ben yıllardır dinini bilen bir ailede ve dinini bilen yaşayan bir çevre bulunmuş insanım, amcanın dediğine bak!” diye düşündü.

Nefsine ağır gelmişti bu sözler. Belki de kendini doğru ve iyi bir Müslüman olarak görüyordu. Dikiz aynasından kendine baktı. Gerçekten bu o muydu? Farklı görünüyordu, bekli de amca böyle düşünmekte haklıydı. Tüm bunları düşünürken, uzun süredir kornaya basan TIR’ın sesiyle arabayı sağ şeride çekti. Az kalsın kaza yapıyordu. Kendini toparladıktan sonra yola devam etti. Artık Fethiye’nin kıvrımlı, bir tarafı ağaçlarla kaplı uçurumlu yollarına gelmişti. Ağaçların yüksekliğinden uçurumu fark edemiyordunuz; ama mavinin tonlarındaki denizin dibini görebiliyordunuz. “Çok güzel bir manzara, yeşil ve mavi insanı dinlendiriyor” diye söylendi. Tekrar babası geldi aklına. Aslında babam bana gereken her şeyi öğretmeye çalışmıştı. Ne kadar da uğraşmıştı benim için, sonra neden böyle oldu? Şu hayatta her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım. Evlendim, düzgün bir evlilik yapamadım. Ayrıldım, malın mülkün içinde kıymetini bilemedim, şimdi başkalarının yanında çalışıyorum, üstelik babamı da iflas ettirdim. Hiçbir şeyde başarılı olamadım. Dünyayı kazanamadım, hâlâ peşinden koşuyorum, yakalayamadım. Ahireti ise hiç bilemiyorum. Allah’ım ben ne olacağım diye kendi kendine sesli konuşurken, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.

Bir an önünü göremedi, araba sağa sola zikzaklar çiziyor, yanından geçen arabaların firen sesleri ve korna sesleriyle daha bir panikleyen Erol, direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Uçuruma doğru gidiyordu. Acı acı firen seslerinin ardından kendini uçurumda buldu. Kısa bir baygınlıktan sonra etrafına bakındı. Uçurumdaki bir ağaca takılmış aşağı düşmekten kurtulmuştu. Bu durumu anlaması uzun sürmedi. Ne yapacağını düşündü. Gelen giden yoktu. Uzaktan araba sesleri geliyor; fakat yardıma gelen giden yoktu. “Allah’ım ne yapacağım ben şimdi nasıl kurtulacağım” diye kendi kendine, yüksek sesle konuşmaya başladı:

— Allah’ım yardım et, bu kendini bilmez, aslını unutmuş şaşkın kuluna yardım et! Hemen ambulansı aramalıyım, fakat telefon çalışmıyor, şarjı bitmiş. Eyvah! Kurda kuşa yem olacağım, ne yapacağım şimdi? Dua etmeliyim, başka hiçbir şey yapamıyorum. Birilerinin beni fark etmesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyorum. Arabadan dışarı çıkamıyorum. Ya Rabbi, beni affet, çok hatalar ettim. Bildim ama yapmadım, fırsat verdin ama şükretmedim. Şimdi sana ne yüzle gelirim? Beni affet, bana yardım et! Tevbe ediyorum. Kendimi toparlayacağım. Bana yardım et, sana söz veriyorum.

Gözlerini kapattı, arkasına yaslandı. Babasının darda kaldığında “Allahü teâlânın sevgili kullarından yardım iste, onları vesile ederek yapılan dua kabul olur” sözlerini hatırladı. Tövbe ederek, samimi kalble, bildiği bütün âlimlerin isimlerini sıralayarak, onları vesile ederek dua etti. Daha duasını bitirmeden bir ambulans sesi işitildi. Ambulansın sesi git gide yaklaşıyordu ve nihayet Erol’a ulaştılar. Ancak arabanın çıkarılması için vinç gelmesi gerekiyordu. Uzun uğraşlardan sonra arabayla birlikte Erol’u kurtarmayı başardılar. Erol dualar ediyor, şükürler ediyor, sözler veriyordu. Ya ölüp gitseydi, Rabbine nasıl cevap verecekti. Artık bildiklerini uygulayacak, bilmeyenlere öğretecekti. Uçurumdan dönmüştü. Bir daha uçurumun kenarında dolaşmayacaktı...

Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" hazretleri

 
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "kuddise sirruh" yağmurlu bir havada Cum’a namâzına gitmek için evinden çıktı. Sağanak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi. Çok üzüldü. Onunla halâlleşmeden nasıl Cum’a namâzı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlâ’nın huzûrunda durursun, diye düşündü. Geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecûsî; buyurun, bir arzûnuz mu var, diye sordu. Sizden özr dilemeye geldim, dedi. Mecûsî hayretle; ne özrü, diye sordu. O da; biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu, dedi. Mecûsî hayretle; peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veyâ kabalık meydâna getirmez, dedi. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri; Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızâsını almak lâzımdır, dedi. Mecûsî; Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti, diye sorunca; Evet dînimiz ve bu dînin Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti, dedi. Mecûsî; O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz, diyerek kelime-i şehâdet getirip, Müslümân oldu.
 
Bir gün Yûsüf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine; Bâyezîd-i Bistâmî’nin "kuddise sirruh" yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım, diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî’nin bulunduğu yere geldi. Hazret-i Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki: ”Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Sa’îd Râîye havâle ettik. Sen ona git. Bu kimse gidip, Ebû Sa’îd Râîyi sahrâda buldu. Kendisi namâz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namâz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Sa’îd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlâ’nın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Sa’îd tarafında bulunan üzümler beyâz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyâh idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Sa’îd Râî; Ben, Allahü teâlâ’dan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihân yolu ile istedin. Dolayısıyla, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydâna geldi, buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tembih etti. O kimse kilmi alıp, hacca gitti. Fakat, kilmi, Arafat da kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâma, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî’nin "kuddise sirruh" önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhit olduktan sonra, böyle yüce bir zâtdan, kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin talebeleri arasına katıldı.
 
Hazret-i Bâyezîd-i Bistâmî’nin yakınlarından biri seyâhate çıkarken, huzûra gelip, “Bana tavsiyede bulunur musunuz” dedi. O da; “Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğun selâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, devâmlı sûretde Allahü teâlâ’ya şükr et. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren Cenabı-ı Hak’tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın üzerinden kalkması için süratle Allahü teâlâ’ya dön ve netîceyi sabırla bekle. Ümîdin kırılmasın, itimâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne gibi hayırların yattığını o ânda idrâk edemezsin.

Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz

 
Bâyezîd-i Bistâmî’ye "kuddise sirruh" bir gün bir kimse gelip; Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namâz kılıyorum. Ama, kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Hâlbuki itikâdım da düzgündür, dedi. Sultân-ül-Ârifîn; Sen bu hâlde üç yüz sene dahâ devâm etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelin var, buyurdu. O kimse; Efendim! Bunun bir çâresi yok mu, diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri: Var ama sen kabûl etmezsin, buyurdu. O kimse ısrâr edip; Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabûl ediniz. Ne emir ederseniz yaparım, dedi. Sultân-ül-Ârifîn buyurdu ki: Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, (Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum) diye söyle. O kimse bunları duyunca; Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emir etseniz.” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri; Senin ilâcın ancak budur ve biz de başdan; Sen bunları kabûl etmezsin, diye söylemiştik. Yolumuzun esâsı nefsi terbiye etmektir, buyurdu.
 
Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" hazretleri bir gün yolda giderken, yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi: Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, köpeğe; Senin dışın pis, benim ise içim. Gel berâber olalım da belki birbirimize fâidemiz olur, dedi. Köpek de; Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tazim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve Ârifler sultânına selâm olsun! der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var, cevabını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye, üzüldü.
 
Bir gün bazı kimseler, Bâyezîdin "kuddise sirruh" huzûruna gelip, yağmur yağması için duâ etmesini talep etmişlerdi. Bâyezîd hazretleri mübârek başını eğip, bir miktâr duâ ettikten sonra; Gidiniz, damlarınızın oluklarını kontrol ediniz, buyurdu. Ondan sonra bir gün boyunca durmadan yağmur yağdı.
 
Bulunduğunuz bu derecelere nasıl kavuştunuz diye Bâyezîde sordular. Cevabında, her yerde Allahü teâlâ’nın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle kavuştum, buyurdu.
 
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir defasında bir imâmın arkasında namâz kıldı. Namâzdan sonra, o imâm, Hazret-i Bâyezîde; “Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O hâlde siz, nafakanızı nereden te’mîn ediyorsunuz?” dedi. Hazret-i Bâyezîd bunu duyunca; “Ben hemen namâzımı iâde edeyim. Zîrâ rızkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namâz kılmışım, bu ise câiz değildir,” buyurdu.
 
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün, talebeleri ile birlikte, gâyet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazret-i Bâyezîd, karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi. Talebelerinden birinin hâtırına şöyle geldi: İnsanoğlu hayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstâdımız, Sultân-ül-Ârifîn’dir. Hem de etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli sâdık talebeleridir. Bütün bunlara rağmen, üstâdımız bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabâ nedir? Bunun üzerine Hazret-i Bâyezîd buyurdu ki: Şu köpek, hâl lisânı ile bana dedi ki; Sana Sultân-ül Ârifîn olmak hil’atini ve bana da köpeklik postunu giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi. Bunun üzerine ben ona yol verdim.

Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" hazretleri


Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh", hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. Hocası; “Şu raftaki kitabı getir, dedi. Bâyezîd; “Hangi raftaki kitabı istiyorsunuz efendim, dedi. Hocası; “Bunca zamândır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum, deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; “Efendim, mübârek sohbetinizi dinlememdeki dikkat ve edebe riayetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrâfa bakmış değilim, diye cevab verdi. Hocası bu söz karşısında, “Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamâmdır. Şimdi, artık Bistâma dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin, buyurdu.

Bir gün kendisine; “Mürşidin, yol göstericin kimdir?” diye sordular. O da; “Bir kadın” dedi. “Bu nasıl olur?” dediler. Cevabında şöyle buyurdu: “Bir gün Allahü teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için, bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir aslana işâret ettim. Kafes açılıp, aslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcup oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; “Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?” dedim. Kadın; “Zâlim Bâyezîdi gördüm diyeceğim, dedi. Ben hayretle; “Neden?” diye sordum. Kadın şöyle cevab verdi: “Allahü teâlâ, bu aslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sahibi desinler diye yapmış isen çok dahâ fenâdır.” Bunun üzerine çok ağlayıp istiğfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydâna gelse, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah” yazısını veyâ bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydâna gelen hâllerin doğru olduklarının, Allahü teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.”
 
Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" hazretleri, Allahü teâlâ’nın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, Ondan başka hiçbir şeyi hâtırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; “Yavrum İsmin nedir?” diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; “Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defasında ismimi sormanızın hikmetini anlayamadım.” Bâyezîd-i Bistâmî; “Evladım, kusûra bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allahü teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, Ondan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hâtırımda tutmaya çalışıyorum. Fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme, buyurup talebesinin gönlünü aldı.

Bir gün yakınları kendisine; “Efendim, filân yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sahibi bir velîdir, dediler ve dahâ başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh"; “Madem öyledir. O hâlde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu,” buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhâl geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette za’îf birisine, nasıl olur da kerâmet sahibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlâ’nın Evliyâsından olması mümkün değildir, buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye "kuddise sirruh"; “Bu yüksek makâmlara nasıl kavuştunuz?” diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: “Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâmdan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken âniden karşımda çok heybetli bir makâm gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O hâlde iken; “Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyle boş?” dedim. Hemen; “Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle, gelenleri bizim kabûl etmeyişimizdendir, diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ "aleyhissalâtü vesselâm" efendimize mahsûs olduğunu hâtırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edep ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar, Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın, buyuruyordu.”