BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad
dinimiz islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinimiz islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dini yeniden yorumlamak, modern hayata uydurmak ne demektir?

Dini yeniden yorumlamak, modern hayata uydurmak ne demektir?

Sual: Bazı kimseler için, (Post modern dönem müceddidi, reformcu, dini yeniden yorumlayıp modern hayata uyduran) gibi tabirler kullanılıyor. Dini yeniden yorumlamak, modern hayata uydurmak ne demektir?

CEVAP

Modern hayattan kasıt ne? Avrupa tarzı, ahlak ve namus tanımayan bir hayat yaşamak mıdır? Öyleyse bu, dini değiştirmek olur. Zamana uygun yaşamak için ise, dini yeniden yorumlamaya, reform yapmaya yani dini değiştirmeye zaten ihtiyaç yoktur. Böyle yapmak dini yıkmak olur.


İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:


Bugün, kalbler kararmış olduğundan, bid'at sahibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyamet günü, kalbler uyandığı zaman, bunların zarar ve pişmanlıktan başka bir netice vermedikleri görülecektir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:


(Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitabı, yolların en hayırlısı, benim yolumdur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan reformlardır. Her bid'at sapıklıktır.) [Mektubat-ı Rabbani 1/186]


Her yüzyılda bir gelen müceddidlerin görevi de, dinde yenilik yapmak değil; aksine, yapılan bid'atleri, reform ve yenilikleri temizleyerek, dinin aslını ortaya çıkarmaktır. Yeni ictihadlara, yorumlara ihtiyaç yoktur. Din kitaplarımızda deniyor ki:


Allahü teâlâ ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselam, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fende yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsini kapsayan hükümleri bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. (S. Ebediyye)


Müslüman olan Alman ilim ve fikir adamı Dr. Hamid Marcus diyor ki:


İslam dininde akla sığmayan, inanılması mümkün olmayan hiç bir inanca rastlanmaz. İslamiyet'te, modern ilimlere uymayan hiçbir nokta yoktur. Emir ve telkin ettiği bütün hususlar, tamamıyla mantıkî ve faydalıdır. İslamiyet'te, diğer dinlerde olduğu gibi, imanla mantık arasında hiçbir ayrılık yoktur.


Fransız Roger Garaudy de diyor ki:


İslam, çağları arkasında sürükleyen bir dindir. Diğer dinlerse, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tâbi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi. Kur'an-ı kerim ise, indirildiği günden beri hep zamana hükmetti. O zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır.


Kâinat tesadüfen yaratılmamıştır!..

Sual: Kendilerini bilim adamı diye tanıtan bazı kimseler, "bu kâinat ve içindekiler rastgele, tesadüfen olmuştur, bir yaratıcısı yoktur" diyorlar. Bunların sözlerinde gerçeklik payı olabilir mi?

Cevap: Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar var. İnsan bakmaya doyamıyor. Bunlar kendi kendisine mi var olmuş? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibi. Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam! İçimizdeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Darwin bile;

"Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor" demiş.

Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlı. Dine inanan bütün din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Hâlık yani Yaradan var diyor. Hiçbir dine inanmayanlar ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyor. Her şeyin sahibi yaratıcısı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.

(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanları Cehennemde sonsuz cezalandıracağım) diyor.

Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere, ahirete inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecek. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap göreceklerdir.

***

Sual: Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselamdan itibaren gönderdiği kitapların adedi ne kadardır ve isimleri belli midir?

Cevap: Allahü teâlâ, yeryüzüne, yüz sayfa ve dört büyük kitap indirmiş, göndermiştir. Bunların hepsini, Cebrail aleyhisselâm getirmiştir. On sayfa âdem aleyhisselâma; elli sayfa Şît aleyhisselâma; otuz sayfa İdris aleyhisselâma; on sayfa da, İbrahim aleyhisselâma gönderildiği hadîs-i şerifte bildirilmiştir.

Sayfa; küçük kitap, risale demektir. Bizim bildiğimiz bir yaprak kâğıdın bir yüzü demek değildir.

Dört büyük kitaptan, Tevrat Musa aleyhisselâma; Zebur Davud aleyhisselâma; İncil İsa aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerim de, ahir zaman yani son Peygamber Muhammed aleyhisselâma inmiş, gönderilmiştir.

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir kimse, Allahü teâlâ, bana Cennet verirse sensiz Cennete girmem dese, yahut filan ile Cennete girmeğe emir olunsam, girmem, yahut Allahü teâlâ bana, Cennet verse, istemem, lâkin didarını görmek dilerim dese, bu sözler, küfürdür demişler. Bir kimse, iman artar ve eksilir dese, küfürdür, demişler. Birgivî buyuruyor ki: (Mü'menün bih) itibariyle, artar ve eksilir dese, küfürdür. Amma, yakîn ve kuvvet-i sıdk itibariyle olursa, küfür değildir. Zira müctehidlerden bir çok kimseler, imanın ziyade ve noksanına kaillerdir.

Bir kimse, kıble ikidir, biri Kâbe ve biri Kudüs'tür, dese, küfürdür, demişler. Birgivî buyurur ki: Şimdiki hâlde ikidir dese küfürdür. Amma Beyt-i mukaddes kıble idi. Sonra, kıble Kâbe oldu dese, küfür değildir.

Bir kimse, bir âlime buğz etse veya sövse, bu yaptığı sebepsiz ise, o kimsenin küfründen korkulur.

Bir kimse, kâfirlerin ibadetleri, İslâmiyete uymayan işleri güzeldir dese ve böyle itikat etse küfürdür.

Bir kimse, taam yerken konuşmamak Mecusilerin iyi âdetlerindendir dese, yahut adetli ve lohusa hâlinde, avretle yatmamak, Mecusilerin iyi şeylerindendir, dese, o kişi kâfir olur, demişler.

Bir kimse, bir kişiye, sen mümin misin? dese, o dahi, inşallah dese ve tevile kâdir olmasa, küfürdür.

Bir kimse, evladı ölen kimseye, Allahü teâlâya senin oğlun gerek idi, dese, kâfir olur, demişler.

Bir avret, beline bir kara ip bağlasa, bu nedir? deseler, zünnardır dese, kâfir olur, erine haram olur. (İslâm Ahlâkı s. 202)

Uykudaki sevab ve günah

Uykudaki sevab ve günah

Sual: Uykudayken de yazılan sevab ve günahlar var mıdır?

CEVAP
Evet, vardır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadettir.) [Deylemi]

(Abdestli olarak yatan, uykudayken, gündüz saim [oruçlu], gece kaim [gece uyanıp ibadet eden] gibi sevaba kavuşur.) [Deylemi]

(Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali]

Ölü gibi yatan, Allahü teâlânın lutfüyle, uyurken de sevab kazanıyor. Uykuda insana günah yazılmaz; çünkü şuurlu olarak bir günah işlemiyor. Bir hadis-i şerif meali: (Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: Uyuyan uyanana, çocuk büluğa erene ve deli olan iyileşinceye kadar.) [Ebu Davud]

Şartsız bildirilen bu hadis-i şerife bakınca, uyurken sevab da yazılmadığı anlaşılır; çünkü kalem kalktı deniyor. Ölenin defteri de kapanır, artık sevab günah yazılmaz; ama bunun da uyku gibi istisnaları vardır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir mümin ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üçü bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden salih evlat bırakan.) [Buhari]

(Bir sünnet-i hasene çıkarana [iyi bir çığır açana], onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevab yazılır. Sünnet-i seyyie çıkarana [kötü bir çığır açana] da, onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah yazılır.) [Müslim]

Uykuda sevab ve günah yazılanlar olduğu gibi, ölünce de sevab ve günahı devam edenler oluyor. Uyuyan da, çocuk, deli ve ölü gibi günah işlemiş olmaz; ancak gücü yeterken borcunu ödememişse, işlediği zulmün günahı uykudayken de yazılır; çünkü gücü yeterken borcunu ödememek zulümdür. Bir hadis-i şerifte, (Zenginin [ödeme imkânı olanın] borcunu ödemeyip, oyalaması zulümdür) buyuruldu. (Buhari)

Uyurken zulüm kalkmadığı gibi, eskiden işlediğimiz günahlar da silinmez. Günahlarımız, uyurken de, uyanıkken de devam eder. Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi bir saat geciktiren, zalim ve asi olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, yani her an lanet altında bulunur. Borç ödememek öyle bir günahtır ki, uykuda bile durmadan yazılır. (Bey' ve şira risalesi şerhi)

Buradaki incelik: Uyuyan, uyurken günah işlediği için değil, daha önce borcunu, imkânı varken ödemediği için günah yazılıyor. Uykudayken yaptığı bir şey yazılmıyor, eski günahı devam ediyor.

Kim kime baskı yapıyor?

Sual: Kadınların örtünmesi, açık gezen kadınlar için baskıya sebep olmaz mı? Örtünen kadınların iyi Müslüman bilinmesine, açık saçık gezenlere kötü gözle bakılmasına sebep olmaz mı?
CEVAP
Bunlara evet denirse, o zaman bunun tersi de düşünülebilir. Açık gezenler, kapalı gezenlere baskı yapmış olmaz mı? Açık gezenlerin modern, kültürlü, bilgili olmasına, kapalı kadınlara gerici, yobaz, cahil gözü ile bakılmasına sebep olmaz mı da denebilir. Müslüman kadınlar böyle bir şey düşünmediğine göre, açık saçık gezenler niye baskıya maruz kaldıklarını düşünsün ki? Açılma özgürlüğüne evet demek, kapanma hürriyetine hayır demek, hangi demokrasi ile bağdaşır? Bir toplumda her çeşit insan bulunur, sağcısı da, solcusu da olur. (Solcu yaşasın, sağcı ölsün) demek, faşist bir baskı olmaz mı?

Müslüman, içki içeni veya başka günah işleyeni görünce, kendi günahını hatırlar. Kendi günahları affedilmezse, başına neler gelecek, ne azaplar çekecek diye düşünür. Başkalarını ayıplamanın, kötülemenin, gıybet etmenin haram olduğunu bilir. Onların günahlarından daha büyük günah işlemekten elbette çekinir. Onun için Müslümandan korkmamak lazımdır. Kimseye baskı yapmaz, kendi kusurları ile uğraşır.

Müslüman, Allahü teâlânın, iyilik edenleri, insanlara hizmet edenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi işler yapanlara yardım edenleri sevdiğini bilir ve öyle olmaya çalışır. Günah işleyenlere kötü gözle bakmaz. Müslüman diliyle, eliyle kimseyi incitmez. Başkasını incitmek günahtır ve fitne çıkmasına sebep olur.

Müslüman ideal insandır


Müslüman, günah işlemekten sakındığı gibi, kanunlara karşı gelmekten, suç işlemekten de sakınır. Herkesin sevgisini, saygısını kazanan şerefli bir insan olmak için çalışır. Kimseye zararı dokunmadığı için, her rejim, her ülke için, Müslüman ideal insandır. İslamcıyım diyerek toplumda fitne çıkarmaya çalışan bazı kimselere bakıp da, Müslümanlığın zararlı olduğunu sanmak, çok yanlış olur. Bazı doktorların hatasını tıbba bulmak yanlış olduğu gibi, bazı Müslümanların hatalarını da, Müslümanlığa bulmak asla doğru olmaz.

Müslüman kimseye zarar vermez. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(İnsanların en iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların en kötüsü, insanlara zarar veren, onları incitendir.) [R. Nasıhin]

(En kötü insan, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kişidir.) [Buhari]

(Hep iyilik eden, kötülük yapmaktan uzak duran kimseye müjdeler olsun!) [Buhari]

(Huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak davranan ve kimseye kötülük etmeyen iyi bir insandır.) [Berika]

(İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır.) [Kudai]

(Halkın efendisi onlara hizmet edendir.) [Ebu Nuaym]

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli

Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid'at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ'îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid'at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra'd sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; "Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?" diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

"Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı."

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları

Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumadan doğru yola kavuşmak mümkün olabilir mi?

Cevap: Allahü teâlâya şükürler olsun ki, daha küçük iken, bir olan yaratıcıya inanmış bulunuyoruz. Onun isminin (Allah) olduğunu ve son Peygamberinin (Muhammed) aleyhisselâm olduğunu ve bunun bildirdiği dinin (İslâmiyyet) olduğunu öğrenmek saadetine kavuştuk. Yüce Allahımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahime-hümullahü teâlâ" kitâblarını okumak nasip eyledi. Fakat, ilerici geçinen (Fen yobazları)nın, fen bilgisi diyerek ve dini dünya çıkarlarına âlet eden (Din yobazları)nın Kur'ân tercümesi diyerek aşılamış oldukları bozuk fikirler, ruhumuza işlemişti. 

Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun ki, hakiki din adamlarının uyarması ile, iyiyi kötüden ayırmağa başladık. Kafamıza yerleştirilmiş olanların ilim değil, yaldızlanmış zehir olduklarını, bunların tesiri ile kalbimizin kararmış olduğunu anlayabildik. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını görmeseydik, dostu düşmandan ayıramayacak, nefislerimizin ve din düşmanlarının hilelerine, yalanlarına aldanacaktık. Dinsizliği, ahlâksızlığı ilericilik olarak tanıtan, sinsi düşmanların tuzaklarından kurtulamayacaktık. Halis, temiz Müslüman olan anamızla, babamızla ve onlardan edindiğimiz İslâm bilgileri ile alay edecektik. 

Sevgili Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", İslâm düşmanlarının tuzaklarına düşmememiz için, bizi ikaz ediyor: (Dininizi ricâlin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Ricâl, yani hakiki din âlimi bulamayınca, bunların kitaplarından öğreneceğiz. Bidat sahiplerinin, mezhepsiz, cahil din adamlarının din kitapları, kâfirlerin kitapları gibi çok zararlıdır. (İslâm Ahlâkı s. 361)

***

Sual: Yeni Müslüman olan veya akıl ve baliğ olan bir çocuğun ilk önce öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Cevap: Bir çocuk akıl ve baliğ olunca, yani iyiyi fenadan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen imanın altı şartını öğrenmesi, sonra (Ahkâm-ı islâmiyye)yi, yani farzları, helal ve haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara uyması, buna farz olur. Bir kız dokuz yaşına, bir oğlan oniki yaşına gelince (Akıl ve baliğ) olur. Bunları, anasına, babasına, akrabasına, ahbabına sorup öğrenmesi farz olur. 

Müslüman olan bir kâfirin de, hemen bir din adamına, müftüye gidip, bunları öğrenmesi, bunların da öğretmeleri veya hakiki bir din kitabı hediye edip buradan okuyup öğrenmesini tembih etmeleri farz olur. Aferin, aferin deyip, öğretmezlerse veya kitap vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Farzı yapmayan, Cehennemde yanacaktır. Din adamını ve kitabı arayıp da, buluncaya kadar öğrenmemesi özür olur. (İslâm Ahlâkı s. 362)


Yalnız Allah’tan korkmak

Yalnız Allah'tan korkmak ne demek?

Sual: Kur'an-ı kerimdeki, (Yalnız Allah'tan korkun) ve (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki ayetlerden kasıt nedir?

CEVAP
Bizi Cennete koyacak olan da, Cehenneme atacak olan da Allahü teâlâdır. Bir başkası bu işi yapamaz. (Putların gazabına uğrarız da, bizi Cehenneme atar) gibi bir korku yanlış olur. Deccal veya başka zalimlerden, bizi Cehenneme sokar diye korkulmaz. Bu hususlarda yalnız Allahü teâlâdan korkulur. Yılandan, hırsızdan, caniden korkmalar, bununla ilgili değildir. Allahü teâlâ dilerse, bu korkulardan da bizi muhafaza eder.

(Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyet-i kerimeden önce, (Yalnız sana ibadet ederiz) buyuruluyor. Demek ki, ibadet yalnız Allahü teâlâya olur. Putlara veya başkalarına olmaz.
İbadetten sonra yardım istemek, bu ibadetin yapılmasında, kabul edilmesinde ve neticede Cennete girmemizde, yalnız senden yardım dileriz demektir. (İnsanlardan istenen yardımda da, yardımı yaratan sensin, başkasından bir yardım istesek bile, bu yardımı yaratan sensin, bize her türlü yardım senden gelir, yükümüzü birisi kaldırsa buna o gücü veren sensin, senin emrin olmadan kimse kimseye yardım edemez) demektir. Nitekim Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah'ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünerek ondan yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Kurtubi tefsirinde buyuruluyor ki:

(Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyet-i kerimeyi kabul edip söyleyen, Cebriye'den de, Mutezileden de uzak kalmış ve onlara gerekli cevap verilmiş olur.

Mutezile fırkası, (Allah bizim yaptığımız işlere karışmaz) diyor. Biz, (Ya Rabbi, senden yardım isteriz) demekle, işi yapanın Allahü teâlâ olduğu meydana çıkıyor ve Mutezile rezil oluyor.

Cebriye fırkası ise, (Her işi yapan Allah'tır, kulların hiçbir rolü olmaz, günahı, sevabı işleten de odur) diyor. Biz, (Ya Rabbi, sana ibadet eder ve senden yardım isteriz) demekle, kulların da iş yaptığı, ibadet ettiği ve yardım istediği meydana çıkıyor. İbadeti bizim yaptığımız, günahı bizim işlediğimiz, dolayısıyla günahtan mesul olduğumuz meydana çıkıyor. Cebriye'ye gereken cevap verilmiş oluyor ve Cebriyecilikten de kurtulmuş oluyoruz.

Yağmur duasına çıkmak

Yağmur duasına çıkmak

Sual: Yağmur yağmadığı zamanlarda yağmur duasına çıkılıyor. Dinimizde böyle yağmur duası diye bir şey var mıdır varsa nasıl yapılmaktadır?

Cevap: Allâme Ahmed Tahtâvî hazretleri Merâk-ıl-felâh haşiyesinde buyuruyor ki:

"İstiska, yağmur duası için sahraya çıkmak demektir. Hamd ederek, istiğfar okuyarak dua edilir. Resûlullah Efendimiz, Eshâb-ı kiram ve İslâm âlimleri, yağmur duası yaptılar. Çıkılan yerde imam, evvela yalnızca veya cemaat ile iki rekat namaz kılar veya kılmayıp yerde asaya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp, avuçları semaya karşı açık olarak omuzları hizasına kaldırıp ayakta dua eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip âmin der. Yalnız yağmur duasında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçları semaya karşı açmak sünnettir. Hadîs-i şerifte; (Kul ellerini kaldırıp dua edince, Allahü teâlâ onun duasını kabul etmemekten hayâ eder) buyuruldu.

Hastalık, kahtlık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şehadet parmağını uzatarak işaret eder. Yağmur duasına, fasıla, ara vermeden, üç gün çıkmak, eski, yamalı giymek, çıkmadan önce sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tevbe ve istiğfar etmek, kul haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların cemaate karışmaları mekruhtur."

Kadınlar erkeklerden uzak, sabiler analarından ayrı bulunur.

***

Sual: Mahşer günü sırattan rahatlıkla geçebilmek için ne gibi bir yol takip etmelidir?

Cevap: Bu konuda Süleymân bin Cezâ hazretleri, Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki:

"Gecenin en karanlık zamanında, yani seher vaktinde ibadet eyle ki, yarın sırattan geçerken her tarafın aydınlık olsun."

İbadetlerin en kıymetlisi ilmihal kitabı okumak, öğrenmek ve öğretmektir.

***

Sual: Beş vakit namaz için ezan okumaya ne zaman başlanıldı, önceden ezan yerine başka bir şey okunuyor mu idi?

Cevap: Mir'ât-ül haremeyn kitabının Medine kısmında, bu konuda şu bilgi verilmektedir:

"Ezan okumak, hicretin birinci senesinde, Medine'de başladı. Bundan önce, namaz vakitlerinde yalnız Essalâtü câmi'a denirdi."

***

Sual: Ahiret gününe ve kadere iman kısaca nasıl olmalıdır?

Cevap: Dahi ben, kıyamet gününe inandım. İman ettim. Çünkü, Allahü teâlâ haber vermiştir. Kıyamet günü, kabirden kalkınca başlar. Cennete veya Cehenneme gidinceye kadar devam eder. Cümlemiz ölüp yine dirilsek gerektir. Cennet ve Cehennem ve mizan [Terazi] ve sırat köprüsü, haşr [toplanmak] ve neşr [Cennete ve Cehenneme dağılmak], kabir azabı, münker ve nekir adındaki iki meleğin kabirde suali haktır. Ve olacaktır.

Dahi hayır ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü azîm-üş-şânın takdiriyle, yani ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-il mahfuza yazmasıyla olduğuna inandım, iman eyledim. Kalbimde, asla şek ve şüphe yoktur.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.

Ve dahi, itikatta [yani inanılacak şeylerde] mezhebim, (Ehl-i sünnet ve cemâ'at) mezhebidir. Ben bu mezheptenim. Diğer yetmişiki fırkanın inançları yanlıştır, bozuktur. Cehenneme gideceklerdir. (İslâm Ahlâkı s. 182)

Küfür ve günahtan sakınmalıdır

Sual: Kadın olsun erkek olsun her Müslümanın, her zaman tevbe etmesi, imanını yenilemesi gerekir mi?

Cevap: Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine, haramlara uyması lâzımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, ahirette Cehenneme gider ve Cehennemde sonsuz kalır. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır! Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere;

"Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nadim oldum, pişman oldum. Beni affet" diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve kazaya kalmış namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lâzımdır. Berîka, Hadîka ve Mecmâ'ul-enhürde deniyor ki:

"Erkek veya kadın, bir Müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek söyler ve yaparsa, imanı gider. Buna Küfr-i inâdî denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanların nikâhları bozulur. Tekrar imana gelince, iki şahit yanında Tecdîd-i nikâh yapmaları lâzım olur. Tevbe etmek için yalnız Kelime-i şehadet söylemeleri kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmeleri lâzımdır.

Eğer, küfre sebep olduğunu bilmeyip söyler, yaparsa veya küfre sebep olacağı, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden söylerse, imanının gideceği ve nikâhının bozulacağı, şüphelidir. İhtiyat olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmeyerek söylemeye Küfr-i cehlî denir. Çünkü her Müslümanın, bilmesi lâzım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istiğfar, yani tecdîd-i îmân etmesi ihtiyatlı olur. Tecdîd-i nikâh lâzım olmaz."

İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır

Sual: İslâmiyeti dünya çıkarına alet eden kimselere aldanmamak için ne yapmalıdır? Rehber, yol gösterici olmadan İslâmiyeti öğrenmek ve tatbik etmek mümkün olur mu?

Cevap: Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyazetler çekiyor, mücahedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu, dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik miyar İslâmiyettir. İslâmiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalp ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti ve zikri seçer, yaptırır. Bekara sûresinin onuncu âyetinde mealen, (Kalplerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedavisi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya lüzum kalmıyordu. Eshâb-ı kiramın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübarek kalbinden feyz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyanın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalp hastalıklarından kurtulmağa çalışmışlardır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir haram-ı kat'iyye -hamr, hınzır eti gibi- helaldir dese veya helal-i kat'iyye, haramdır dese, kâfir olur demişler. [Tütüne haram demek tehlikelidir.]

Cemî' edyânda haram olan, helal edilmesi hikmete muhalif olan bir şeyin helal olmasını arzu etmek küfürdür. Zina ve livata ve karnı doyduktan sonra taam yemek ve fâiz almak veya fâiz vermek gibi. Şarabın helal olmasını temenni küfür değildir. Çünkü şarap her dinde haram değildi. Kur'ân-ı azîm-üş-şânı, laf ve latife arasında istimal etmek küfürdür. Yahya adlı kimseye, (Yâ Yahyâ! huz-il-kitâbe) dese kâfir olur. Kur'ân-ı kerimle alay etmiş olur. Çalgı, oyun, şarkı arasında Kur'ân okumak da böyledir.

Şimdi geldim Bismillâhi dese, afattır. Bir şeyi çok görse (Mâ halakallah) dese, manasını bilmese kâfir olur.

Bir kimse, şimdi sana sövmem, sövmenin adını günah koymuşlar, dese, afattır.

Bir kimse, Cebrâil buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun dese, afattır. Melekle alay etmek olur.

Bir kimse, Allahü tebâreke ve teâlâdan gayri eşyaya yemin etse, haramdır. Haramı işleyen, mürted ve kâfir olmaz. Meğer (Mansûsun aleyh) olan harama helal dese, kâfir olur.

Ve dahi, oğlunun başı için veya başım için kelimelerine, yemin billahi atfetse, mesela, vallahi oğlumun başı için dese, küfür olmasından korkulur. (İslâm Ahlâkı s. 204)

***

Sual: Hazret-i Ebu Bekir gibi din büyüklerine dil uzatanlar var. Bunlara ne demelidir?

Cevap: Mesâbîh-i şerîf ve İzâlet-ül-hafâ an hilâfet-il-hulefâ kitabında, Abdullah ibni Ömer hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah zamanında, hazret-i Ebû Bekir'in, hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın isimlerini söylediğimiz zaman, hep, (radıyallahü anh) derdik."

Müslümanlar, İslâm dinine kötülük yapanları mesela; Abdullah bin Sebe, Hasan Sabbah ve Ebû Tâhir Karmatî gibileri sevmez. İslâm dinine gönül vermiş, Resûlullah efendimizi çok sevdikleri için, canlarını, mallarını ve vatanlarını feda etmiş olan hazret-i Ebû Bekir'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı ve hazret-i Ali'yi ve hazret-i Muâviye'yi çok sever. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu Sahabileri sevenleri de çok sever. Hazret-i Muâviye ve Amr ibni Âs hazretleri gibi, İslâmiyete çok hizmet eden ve İslâm düşmanlarıyla cihad eden Sahabilere iftira edenleri, bir Müslüman sevebilir mi? Bu iftiralarla, gençleri zehirliyorlar. Bu zehir, kötü bir mirastır. Bu mirası, gençlere, masum nesillere intikal ettirmek için kitaplar, dergiler yayınlıyor ve dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zaman, doğruyu bilenler, bildirmezlerse, onlara lanet olsun!) hadîs-i şerifi unutuldu mu? Câbir bin Abdullah hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, hazret-i Ali'nin yanına geldi ve;

-Yâ Emirel-müminîn! Ebu Bekir Cennette midir, diye sordu. Hazret-i Ali, buna çok üzüldü ve;

-Keşke dünyaya gelmeseydim. Resûlullah efendimizden ve Ondan sonra, hiçbir Müslümandan böyle bir söz işitilmemiştir. Ebu Bekr-i Sıddîk, Resûlullahın yanında veziri, müşaviri, vefatından sonra, halifesi idi. Buna inanmayan kâfir olur. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefat edeceği zaman beni çağırdı ve bana;

-Ey benim canım! Vefatım yaklaştı. Öldüğüm zaman beni, Resûlullahı yıkamış olan o ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenazemi, Hucre-i saadetin kapısına götür! Ebû Bekir kapıdadır, içeri girmeye izin istiyor diyerek, Resûlullaha söyle, dedi.

-Ebû Bekr-i Sıddîk vefat edince, her söylediğini yaptım. Hucre-i saadetin kapısına koyup izin isteyince; (Sevgiliyi, sevgilinin yanına getirin!) sesini işittik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekir'i, Resûlullah efendimizin yanına defnettik! buyurdu.

İslâmiyetin yasak ettiğini yapmak, nefsi kuvvetlendirir

Sual: Nefsi zayıflatmak, aklı kuvvetlendirmek ve kalpte ihlâs hâsıl olması için ne yapmak, nasıl hareket etmek gerekir?

Cevap: İslâm âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insanda üç şey yarattı: Akıl, kalp ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle ve dinimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve nefs dimağımızda, kalp göğsümüzün sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, mıknatısın endüksiyon bobininde bulunması gibidir. Akıl, fen bilgilerini anlamağa çalışır. Bunları anlar. İslâmiyete uygun olanlarını, fenalarından, zararlı olanlarından ayırır. İyileri, fenaları, İslâmiyet ayırmaktadır. İslâmiyeti bilen ve uymak isteyen akla (Akl-ı selîm) denir.

Aklı az olan, hep şaşıran kimseye (Ahmak), aklı hiç olmayana (Mecnun) denir. Selim olan akıl, İslâmiyetin bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalp de, bunları yapmağı irade ederek, dimağdan çıkan hareket sinirleri vâsıtası ile, azalara, organlara yaptırır. İyi veya fena şeyleri yapmak arzusunun kalbe yerleşmesine (Ahlâk), (Huy) denir. Nefs, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi, fena, faydalı, zararlı olduklarını düşünmez. Arzuları, İslâmiyetin emirlerine uygun olmaz. İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yaptırmak ister. Fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanarak, fena huylu olmaması için, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarak kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak lâzımdır.

Aklı kuvvetlendirmek, İslâm bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla olur. İslâmiyete uymak için, ihlâs lâzımdır. (İhlâs), işleri, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmak, başka hiçbir menfaat düşünmemektir. Kalpte ihlâs hâsıl olması, kalbin zikir etmesi ile, yani Allah ismini çok söylemesi ile olur. Zikrin nasıl yapılacağını, Mürşid-i kâmilden öğrenmek ve akılda bulunan ve his organlarından gelen dünya düşüncelerini kalpten çıkarmak şarttır.

Dünya düşüncesi hiç kalmazsa, kalp kendiliğinden zikir etmeğe başlar. Şişedeki su boşalınca, havanın şişeye kendiliğinden, hemen girmesi gibidir. Kalbi dünya düşüncelerinden korumak, kalbin Mürşid-i kâmilin kalbinden feyz [Nur] alması ile olur. Kalpten kalbe (feyz), muhabbet yolu ile akar. Mürşidin başka memlekette bulunması veya vefat etmiş olması, feyz gelmesine mâni' olmaz. (Mürşid), İslâm bilgilerini iyi bilen ve İslâmiyete tam uyan, ihlâs sâhibi, Ehl-i sünnet âlimidir. İslâmiyete uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zayıflatır. Bu sebep ile (nefs), kalbin İslâmiyete uymasını, Mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmağı, kitaplarını okumağı istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Akıllarına uymayıp, nefislerine uyan kimseler, bunun için, dinsiz olmaktadır. Nefs ölmez. Fakat, gücü kuvveti kalmayınca, kalbi aldatamaz.) (İslâm Ahlâkı s. 9)

***

Sual: İman eden herkesin, her Müslümanın, imanı aynı mıdır, eğer aynı ise neden her iman eden olgun bir Müslüman olamıyor, bunun sebebi nedir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"İslâmiyetin bir sureti, dış görünüşü, bir de hakikati, aslı, özü vardır. İslâmiyetin sureti, Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve bu Resûlün Ondan getirdiği bilgilere inanmak ve İslâmiyetin ahkamına uymaktır. Ahkama uymak demek, emir edilen şeyleri yapmak, yasak edilen şeylerden kaçınmaktır. İnsanın nefsi iman etmez ve İslâmiyetin suretine uymak istemez. Onun yaratılışı böyledir. Bundan dolayı İslâmiyetin suretine uyanların imanı, imanın suretidir. Yani, görünüşte imandır. Namazları, oruçları ve bütün ibadetleri, ibadetlerin suretidir. Yani, hep görünüşte ibadettirler. Çünkü, insan deyince, insanın nefsi anlaşılır. Herkes Ben deyince nefsini bildirmektedir. İnsan ibadet yaparken, nefsi küfür, inkar halindedir. Yaptıklarının yerinde bir iş olduğunu inkar etmektedir. Böyle bir insanın imanı ve ibadetleri, hakiki ve doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için imanın ve ibadetlerin suretlerini, görünüşlerini, hakiki olarak, doğru olarak kabul buyuruyor. Böyle kullarını Cennete koyacağını söz veriyor, müjdeliyor. Cenneti ve Cennette olan kullarını Allahü teâlâ sever. Onlardan razıdır. Allahü teâlâ, sonsuz ihsan sahibi olduğu için, yalnız kalbin tasdik etmesini, inanmasını iman olarak kabul buyurmuştur. Nefsin, anlamasını, inanmasını istememiştir. Böyle olmakla beraber Cennetin de hem sureti, hem de hakikati vardır. Dünyada İslâmiyetin yalnız suretine kavuşanlar, Cennetin de yalnız suretine kavuşacaklar, yalnız onun zevkini, tadını alacaklardır. Dünyada İslâmiyetin hakikatine kavuşanlar ise, Cennetin de hakikatine kavuşacaklardır.

Cennetin yalnız suretine ve yalnız hakikatine kavuşanlar, aynı nimetlerden mesela aynı meyvesinden yedikleri halde, başka başka lezzet duyacaklardır. Resûlullahın zevceleri, hanımları, müminlerin anneleri olup, Cennette Resûlullah efendimizin yanında bulunacaklar, aynı meyveyi yiyecekler ise de, başka başka tat alacaklardır. İslâmiyetin suretine uyanlar, ahirette azaptan kurtulacak, sonsuz saadete kavuşacaklardır."

Kendi aklına uyan sapıtır

Sual: Kendi aklına uyarak âyet ve hadîslere mana veren, bidat sahibi mi olur yoksa bunun imanı mı gider?

Cevap: Bidat itikadı, imanın bozuk ve sapık olmasıdır. Müslümanların çoğu, bu kötü hastalığa yakalanmışlardır. His organları ile anlaşılamayan, hesap ile ulaşılamayan şeylerde akıl yürütmek ve aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her Müslümanın itikatta mezhebin iki imamından birine, yani Matüridi veya Eşari mezhebine tabi olması lazımdır. Bu iki imamdan birini taklit etmek, insanı bu hastalıktan kurtarır. Çünkü, Ehl-i sünnet âlimleri, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere uymuşlar, akıllarını yalnız bu ikisinin manalarını arayıp bulmakta ve anlamakta kullanmışlardır. Bu manaları, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrenmişler ve öğrendiklerini kitaplarına yazmışlardır.

Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmayan veya şüphe eden, Kafir olur. Açık olarak bildirilmemiş, şüpheli olan emirlere yanlış mana vermek Bidat olur. Kur'ândan, hadîsten yanlış mana çıkarana, Bidat sahibi denir. Kendi anladıklarına, düşüncelerine Kur'ân, hadîs diyene, Zındık denir. Bu yanlış anladığına inanan, bidat sahibi olur. Böyle şey olmaz, aklım kabul etmez derse, kâfir olur. Bir harama mubah diyen kimse, bir âyete veya hadîs-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz, bidat sahibi olur. Hazret-i Ebu Bekir ile hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.

***

Sual: Meşhur olmak, dünyalık toplamak için vaaz vermenin, nasihat yapmanın, dindeki yeri nedir?

Cevap: Şöhret için, meşhur olup tanınmak için vaaz vermek, nasihat etmek, kitap yazmak riya olur. Vaaz, emr-i maruf ve nehy-i münker demektir. Münakaşa etmek, başkalarından üstün görünmek ve övünmek için ilim öğrenmek de, riya olur. Dünyalık elde etmek, yani mal, mevki elde etmek için ilim öğrenmek de, riya olur. Riya ise haramdır. Allahü teâlâ için olan ilim, Allahü teâlâdan korkmayı arttırır. Kendi ayıplarını görmeye sebep olur. Şeytanın aldatmasına mani olur. İlmini dünya kazancına, mala ve mevkiye kavuşmaya vasıta eden din adamlarına, ulemâ-i sû, yani kötü din adamları denir.

***

Sual: Bir Müslüman, kendi mezhebinde güç olan bir emri, ibadeti, başka bir mezhebi taklit ederek yapabilir mi?

Cevap: Bir ibadeti, bir işi yapmak için, dört mezhepten birini taklit etmeye niyet etmek, o mezhebe uyarak yapmak lazımdır. Dört mezhebin her birinde, bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol vardır. Birinci yola Ruhsat, ikincisine Azimet yolu denir. Kuvvetli, hali elverişli olanın, azimet ile amel etmesi efdaldir. Güç olan işi yapmak, nefse daha ağır gelir. Nefsi daha çok ezer, zayıflatır. İbadetler, nefsi zayıflatmak, kırmak için emir olundu. Çünkü nefis, insanın da, Allahın da düşmanıdır. Onu zayıflatarak azmasını önlemek lazımdır. Fakat, büsbütün öldürülmez, çünkü, bedenin hizmetçisidir. Zayıf, hasta, sıkışık halde olan kimsenin, ibadetlerinde, işlerinde azimet yolunu terk etmesi, ruhsat yolu ile yapması lazımdır. Kendi mezhebinin ruhsat yolu ile yapması da güç olursa, diğer üç mezhepten birini taklit ederek yapması caiz olur.

***

Sual: Din adı altında her türlü günahı işleyenlerin ve insanları kendileri gibi olamaya çağıranların bu kötülüklerini söylemek, onlar hakkında kötü düşünmek mi olur?

Cevap: Kalbimiz temizdir diyerek haramları, çirkin ve kötü şeyleri yapanları, iyi niyetle yapılan her şey hayır ve ibadet olur diyenleri, açıkça günah işleyenleri ve Müslümanları aldatarak kendilerine adam, taraftar toplayanları sevmemek, bunlara uymamak lazımdır. Bunların fasık olduklarını söylemek, sû-i zan olmaz.

***

Sual: Âyet-i kerime ile hadîs-i kudsi arasında ne fark vardır?

Cevap: Allahü teâlânın, emir ve yasaklarını, Peygamberlerine bildirmesine Vahiy denir. Vahiy, iki türlüdür: Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek Peygambere okur, buna, Vahy-i metlû denir. Bu vahyin kelimeleri de, manaları da Allahtan gelmiştir. Kur'ân-ı kerimdeki âyetler, vahy-i metlûdür. Vahyin ikinci kısmı, Vahy-i gayr-i metlûdür. Bu vahiy, Allahü teâlâ tarafından Peygamberin kalbine bildirilir. Peygamber aleyhisselam, bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle yanındakilere söyler. Bu sözlere, Hadîs-i kudsi denir. Hadîs-i kudsinin kelimeleri, Peygamberdendir. Peygamberin aleyhisselam kelimeleri de, manaları da kendinden olan sözlerine, Hadîs-i şerif denir.

Kader, bir ilm-i mütekaddimdir

Sual: Kader, Allahü teâlânın olacakları önceden bilmesi midir yoksa, kullarına zorla yaptırması mıdır?
Cevap: 
Kaza ve kadere inanmak, imanın şartlarındandır. Kaza ve kader, zeki insanların en çok takıldığı bir bilgidir. Bu takıntılar, kaza ve kaderi iyi anlamamaktan ileri gelmektedir. Kaderin ne demek olduğu iyi anlaşılsa, hiç kimsenin şüphesi kalmaz ve imanları da kuvvetli olur.

Âlemlerin yaratanı, yarattığı ve yaratacağı şeylerin hepsini, ezelden ebede, zerreden Arş'a kadar hepsini, maddeleri, manaları, bir anda ve bir arada bilir. Her şeyi yaratmadan önce biliyordu. Her şeyin iki türlü varlığı olur. Biri ilimde varlık, ikincisi, hariçte, maddeli varlıktır. İmam-ı Gazâlî hazretleri bunu bir misal ile, şöyle anlatmıştır:

"Bir mühendis mimar, yapacağı bir binanın şeklini, her yerini, önce zihninde tasarlar. Sonra zihnindeki bu resmi, kâğıda çizer. Sonra bu planı, mimara ve ustalara verir. Bunlar da, bu plana göre, binayı yapar. Kâğıttaki plan, binanın, ilimdeki varlığı demektir ve zihinde tasavvur edilerek çizilen şeklidir. Buna, ilmi, zihni, hayali vücut isimleri verilir. Kereste, taş, tuğla ve harçtan yapılan bina da, hariçteki varlıktır. Mühendis mimarın zihninde tasavvur ettiği şekil, yani bu şekle olan bilgisi, binaya olan kaderidir."

Kaza ve kader bilgisi karışık olduğundan, okuyanlarda, birtakım yanlış fikirler, evham ve hayaller hasıl olabilir. Bunun için, din büyükleri, kaza ve kaderi çeşitli şekilde anlatmışlardır. Böylece okuyan ve dinleyenler, sözlerin gelişine ve şekline göre, tariflerin birinden faydalanabilir ve şüpheye düşmekten kurtulurlar.

Kader, ileride yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde bilmesidir. Allahü teâlâ, her şeyi, kudreti ve ilmi ile yaratıyor. İşte kader, bu ilimdir. Kader, hiçbir şey yaratılmadan önce, Allahü teâlânın ilim sıfatının mahluklara olan bağlılığıdır. Kader bir ilm-i mütekaddimdir, cebr-i mütehakkim değildir. Allahü teâlânın sonsuz öncelerden bilmesidir, kullarına zorla yaptırması değildir.

Ehl-i sünnet vel-cemâat, kadere iman etmiş, kadere inanmak imanın şartıdır demiştir. Kadere inanmayan, mümin değildir dediler. Kaderin, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allahü teâlâdandır. Çünkü kader, bildiği şeyleri yaratmak demektir.

***
Sual: Kıble istikameti nasıl bulunur?
Cevap: 
İstanbul'un kıble istikameti iki yol ile bulunur: 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble saati ile.
İstanbul'dan geçen tûl dairesinin istikâmetinden, yani cenup cihetinden Kıble açısı kadar şarkına dönülürse, Kıbleye dönülmüş olur. Pusula (kıble nümâ) ile, cenup cihetini bulup, bundan otuzbir derece şarka dönülürse, İstanbul'da kıbleye dönülmüş olur. Fakat pusulanın ibresi manyetik kutupları göstermektedir. Bunlar ise erd küresinin ekseninin kutupları değildir. Manyetik kutupların yeri de zamanla değişmektedir. Altıyüz sene kadar bir zamanda, hakiki kutuplar etrafında bir devir yapmaktadır. Bir şehirde pusula doğrultusu ile hakiki kutup doğrultusu arasındaki zaviyeye (Sapma açısı) denir. Her yerin sapma açısı başkadır. Şimalden şarka (+) veya garba (–) doğru pusula ibresinin 30° saptığı meskûn mahaller vardır. Bir yerin sapma açısı da, her sene değişmektedir. O hâlde, bir yerde cihet, pusula ile bulunursa, kıble açısına, sapma açısını eklemek veya çıkarmak lâzımdır. İstanbul'un sapma açısı takriben + 3° dir. Bunun için, İstanbul'da pusula ile anlaşılan cenup cihetinden: 28° + 3° = 31° şarka dönünce, kıbleye dönülmüş olur.

Güneş senede iki kerre tam Kâ'benin üstüne gelir. Bu günlerde, bütün dünyâda bu ânda (kıble sâati vaktinde), güneşe dönen kıbleye dönmüş olur. Cenup ciheti, kutup yıldızı ile veya saat ile yahut yere çizilen (Nısf-ün-nehâr) hattı ile bulunursa, kıble açısına sapma açısını eklemek lâzım olmaz. İstanbul'da cenuptan 29 derece şarka dönülerek, kıble ciheti bulunur. Bunun için saatimizi masa üzerine koyup, altı sayısı cenuba çevrilir. Yelkovan beş üzerine getirilince, kıbleyi gösterir. (Tam İlmihal s. 170)

İlim üstattan öğrenilir

Sual: İslâmiyet bilgileri üstattan mı öğrenilir, ilham ile mi hasıl olur? Tasavvuf büyükleri derin âlim ve müctehid miydiler?

Cevap: (Berîka)nın üçyüzseksenbeşinci sahifesinde diyor ki, (Tasavvuf büyüklerinin çoğu derin âlim ve müctehid idiler. Kutb-i irşâdların hepsi böyle idi. (Buhârî)deki hadîs-i şerifte, (İlim üstattan öğrenilir) buyuruldu. Marifet ise, keşif ve ilham ile hâsıl olur. İlim, keşif ile, ilham ile hâsıl olmaz. İlmin kaynağı Kur'ân-ı kerim ve hadîs-i şeriflerdir). Üçyüzyetmişyedinci sahifesinde diyor ki, (Tasavvuf büyüklerinin çoğu müctehid idi. Gazâlî, Sevrî ve İbrâhîm bin Edhem böyle idi. Kutb-i irşâdlar böyle idi). (Hadîka)nın üçyüzyetmişsekizinci sahifesinde diyor ki, (Maarif-i ilâhiyye ve hakâyık-ı rabbâniyye bilgileri, keşifle ve ilham ile hâsıl olur. Hocadan öğrenilmez. İbadetlerin yapılması ve bütün İslâmiyet bilgileri ise, üstattan öğrenmekle elde edilir. İslâmiyet bilgileri, ilham ile hâsıl olsaydı, Allahü teâlânın Peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı). Bugün ve bundan sonra, herhangi bir cahilin, büyüklerin kitaplarından çalarak ezberlediği yaldızlı sözlerine aldanmamağa, cahil tarikatçıların tuzağına tutulup, Ehl-i sünnetten ayrılmamağa çok dikkat etmelidir. (Tam İlmihal s. 909)

***

Sual: Yapılan herhangi bir ibadetin sahih olması ile kabul olması birbirinden farklı mıdır?

Cevap: Bir amelin, ibadetin sahih olması başkadır, kabul olması başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, kendilerine mahsus şartları, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz. O ibadet yapılmamış olur. Cezasından, azabından kurtulamaz. Sahih olup da, kabul olmayan ibadet için azap yapılmaz ise de, o ibadetin sevabına kavuşamaz. İbadetin kabul olması için, önce sahih olması, bildirilen şartlara uygun yapılması lazımdır. Kul hakkı da bu şartlara dahildir. Namazın sahih olması için, vaktinde kıldığını iyi bilmek de şarttır. Bütün ibadetlerin kabul olması için, Allah teâlâ için yapılması ve niyet edilmesi şarttır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri;

"Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fakat üzerinde yarım dank yani çok az bir kul borcu olsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez" buyuruyor. Böyle olan kimsenin yaptığı dualar da kabul olmaz.

***

Sual: Namaz kılarken, kaç rekat kıldığını unutan veya şaşıran bir kimse nasıl hareket eder?

Cevap: Herhangi bir namazı kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünmesi, sonraki rüknün veya vacibin, bir rükün zamanı kadar gecikmesine sebep olursa, bu arada, ayet ve tespih okusa bile, secde-i sehiv lazım olur. Namazın içindeki farzlara Rükün denir. Bir ayet okumak, rüku ve iki secde, son rekatte oturmak, birer rükündür. Düşünmek, farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehiv lazım oluyor. Mesela, son rekatte oturunca düşünürse, selam vermesi gecikirse, secde-i sehiv lazım olur. Fazla okuduğu salevat ve dua, sünnet olarak değil, düşünce, dalgınlık sebebi ile olduğu vakit, vacibin gecikmesi suç oluyor. Başka bir namazı kılıp kılmadığını veya dünya işlerinden herhangi birini düşünürse, bir rüknün gecikmesine sebep olsa bile, secde-i sehiv lazım olmaz. Namaz bittikten sonra, kaç rekat kıldığında şüphe ederse, buna vesvese denir. Buna ehemmiyet vermez. Namazdan sonra, bir adil Müslüman, yanlış kıldın derse, tekrar kılması iyi olur. İki adil kimse söylerse, tekrar kılması vacip olur. Adil olmazsa, sözünü dinlemez. İmam doğru, cemaat ise, yanlış kıldık derse, imam kendine güveniyorsa veya bir şahidi olursa, tekrar kılınmaz.

Geri alınmayan iman ve sevgi


Sual: Bazı evliyanın imanı geri alınmaz diyorlar. Sahabe de böyle mi? Bir de büyük zatlar bir talebesini severse, o talebenin sevgisi hep devam edermiş, geri alınmazmış, böyle şeyler var mı?

CEVAP
Senaullah-i Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
Tasavvufta Fena makamına kavuşan, elbette imanla ölür. Bekara suresinin (Allah, imanınızı zayi etmez) mealindeki 143. âyeti ve(Allahü teâlâ, [Fena makamına kavuşan evliya] kulların imanlarını geri almaz) hadisi, hakiki imanın geri alınmayacağını göstermektedir.(İrşad-üd-talibin)

Evliyanın bile imanı gitmez, yani mürted olmazken, evliyadan daha yüksek olan sahabi asla mürted olmaz. Allahü teâlâ, onlardan razıyım, onlara Cenneti söz verdim buyurdu. Allah hiç sözünden döner mi? Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Hepsine Cenneti söz verdim. Ben onlardan razıyım) buyuruyor. (Hadid 10, Fetih 18, 29, Tevbe 100, Maide 119, Mücadele 22,Beyyine 8)

Allahü teâlânın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Eshab-ı kiramdan razı olması da sonsuzdur. Artık bir daha sözünden dönmez, hep razıdır. İki âyet-i kerime meali:

(Allah asla sözünden dönmez.) [Al-i İmran 9, Zümer 20, Rad 31]

(Allah vaadinden dönmez.) [Rum 6]

Allahü teâlâ sözünden dönmeyeceği için, Eshab-ı kiramdan hiçbiri, sonradan kâfir olmamıştır.

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Allahü teâlâyı istediğinizi bildiren mektubunuz geldi. İstemek, kavuşmanın müjdecisidir. Büyükler, (Vermek istemeseydi, istek vermezdi) buyuruyor.

Kâmil ve mükemmil bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde teneşirdeki cenaze gibi olmalıdır. Önce (Fena-fişşeyh)dir. Bu Fena, sonra (Fillah) haline döner. [Tasavvuf yolunun sonuna ermiş ve başkalarını da erdirmek için geri dönüp, herkes gibi görünen, bir kâmil bulunca, ona teslim olmalı. Önce, kendini onda yok etmeli, yani kendine değil, ona uymalı. Böyle olan kimse, yavaş yavaş, Allahü teâlâda yok olur. Yani kendi arzuları aradan kalkıp, Allahü teâlânın iradesi ile hareket eder. Kendi iradesi kalmaz.]

Murad-ı Münzevi hazretleri buyuruyor ki:

Muhabbet çalışmakla kazanılmaz. Onu büyükler verir. Her kime muhabbet yani sevgi verilmişse, bir daha geri almazlar.

Yine buyuruluyor ki:

Daha sonra gemiden atacaklarını baştan hiç gemiye almazlar. Gemi sahile çıkınca içindeki iyi kötü herkes sahile çıkar; hatta gemideki fareler bile!

Dini her şeyin üstünde tutmak

Sual: Din sahibi olmak, dini her şeyin üstünde tutmak, milliyet ve kavmiyet fikrinden daha üstün değil midir?

Cevap: Resûlullah efendimize "İslâmiyet nedir?" diye sorulduğunda;

(Müslümanlık, Allahü teâlânın emirlerini büyük bilmek ve Allahü teâlânın mahluklarına acımaktır) buyurmuştur. Resûlullah efendimizin bu hadîs-i şerifte gösterdiği ışıklı yolda ilerleyen insanlar, hangi kavimden, milletten, dinden olursa olsun, Allahın kullarının haklarına dokunmanın, ahirette büyük suç olacağını bilirler. Bunlardan kimseye zarar gelmeyeceğini tarihî vesikalar açıkça göstermektedir.

İslâmiyette şahısların ve cemiyetin menfaatlerine çalışılmakla beraber, Müslümanların gayesi, bu menfaatlerden daha üstün ve ilahi bir şeydir. Menfaati düşünmek, lâzım ise de, bunu her gayenin üstünde görmek ayıp, kusur ve bir egoistlik olduğu gibi, dinden ayrı olan milliyet hissini her şeyin üstünde görmekle de, bu egoistlikten kurtulamaz. Böyle olan milliyet hissi ile hareket eden kimse, kendinin de o milletin içinde olduğunu düşünmüş, bunun için az çok egoistçe hareket etmiştir. Müslümanları harekete getiren maksat ise daha temiz ve necibdir. Her şeyin üstünde olarak, din için, Allah için çalışan her Müslüman, büyük bir aşk ve fedakârlıkla hareket eder. Milletinin yükselmesi daha kolay ve sağlam olur. Başka milletlere de zararı dokunmaz.

Müslüman, her adımını Allah için atan, her hesabını Allah için yürüten bir insan demektir. Böyle bir insanın ne kendine, ne de başkasına zararı olamaz. Hâlbuki, dini ve Allahı bırakıp da, dinden ayrı olan milliyeti düşünenler, başka milletlere karşı, hakka ve adalete bağlı davranmayabilirler. Din sahibi olmak, Fransızların; "Chacun pour soi et Dieu pour tous", "Herkes kendi menfaatini kollar ama Allah her kulunu kollar" atasözünde olduğu gibi herkes için faydalı olmaktır.

***

Sual: Camilerin temizlenmesine yardım etmek de sevap mıdır?

Cevap: Bu konuda Eyyühel-veled kitabında deniyor ki:

"Cami temizliğine elinden geldiği kadar yardım et! Çok büyük sevap sahibi olursun. Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: (Bir ümmetim cami temizlese, benimle beraber dörtyüz gazâ, dörtyüz kere hac etmiş, benimle dörtyüz rekat namaz kılmış, dörtyüz kere oruç tutmuş ve dörtyüz kul âzâd etmiş gibi, Hak teâlâ o kula sevap ihsan eder.)"

***

Sual: Herkesin yaptığının mutlaka karşılığını göreceği bir yerin olmasını kabul eden bir kimse, yeniden dirilmeyi, mahşeri, ahiret gününü inkâr edebilir mi?

Cevap: Ahirete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi çok mühimdir. Ahiret olmazsa, dünyada mükafatlandırılmayan iyilikler ve cezası çekilmeyen fenalıklar, kötülükler, haksızlıklar, karşılıklarını göremeyecektir. Bu hâl, en ince sanatları, en ince düzenleri bulunan, bu gördüğümüz âlem için çok büyük bir kusur olur. En küçük bir devletin, hatta herhangi bir topluluğun bir adalet sistemi, mahkemesi bulunuyor da, kâinat dediğimiz şu muazzam âlemin bir mahkeme-i adaleti bulunmaz mı? İnsanların hakkını vermek için ahirete ihtiyaç o kadar mühimdir ki, Avrupa'nın fikir adamları fen yolu ile Allahü teâlânın varlığını anlayamadıkları hâlde, ahlak ve adalet üzerinde düşünerek, bu varlığı söz birliği ile kabul etmektedirler. Ahlak üzerinde düşünerek, Allahü teâlânın varlığını anlamak demek, daima aldanabilen ve manevi mesuliyetleri kontrol edemeyen ve herkesteki kuvveti başka başka olan (Vicdan)ın, ahlakı korumaya kadir olamaması ve dünyada her şey çok düzgün, çok güzel yaratılmış iken, faziletlerin değerlendirilmemesi ve nice kötülüklerin yayılmış ve muhterem olması görüldüğünden, bu yolsuzlukların ahirette ödenmesine ihtiyaç bulunması demektir.

***

Sual: Bazı kimseler, "bizim rehberimizin hocası, rehberi yoktur, kendi kendine öğrenmiştir" diyorlar. Bir kimse, kendine yol gösteren olmadan ilim öğrenebilir mi, din büyüklerinin bir hocası, rehberi yok mu idi?

Cevap: İmâm-ı a'zam hazretlerinin hocası Hammâd, onun hocası İbrâhîm-i Neha'î ve onun hocası da Alkama bin Kays hazretleridir. Bunun hocası ise, Abdullah ibni Mes'ûd hazretleridir. Abdullah ibni Mes'ûd hazretleri de, Resûlullah efendimizden ilmi almış, öğrenmiştir. Resûlullah efendimiz dahi, Cebrail aleyhisselâmdan almıştır. Cebrail aleyhisselâma ise, Allahü teâlâ emreylemiştir.

***

Sual: Bir kimse, İslâm âlimlerinden herhangi birisine veya evliyaya sövse, hakaret etse, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?

Cevap: Bu konuda Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:

"Bir kimse, bir âlime buğzetse veya sövse, bu yaptığı sebepsiz ise, o kimsenin küfründen korkulur." Yani imanı gidebilir.

Sonsuz azapta kalmamak için


Sual: Bir kimsenin Cehenneme gitmemesi, sonsuz azapta kalmaması için ne yapması, nasıl hareket etmesi gerekir?

Cevap: Her Müslümanın birinci vazifesi nefsine uymamaktır. Nefis, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister. Bundan zevk alır. Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin emirlerinden ve yasaklarından birisinin bile doğru, faydalı olduğunda şüphe edenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir, Cehennemde sonsuz yanacak, azap görecektir. Sonsuz yanmanın, azap görmenin ne demek olduğunu insan bir düşünse, korkudan uykusu kaçar, yemekten, içmekten kesilir. Hiçbir dünya zevki gözüne görünmez. Küfrün, inkârın cezası çok ağır, çok korkunç ise de, küfürden ve günahlardan kurtulmak da çok kolaydır. Bunun biricik çaresi, imanını tazelemektir. Bunun da en kolay yolu, her akşam yatarken, üç kere "Estagfirullahel'azîm" okumaktır. Manasını düşünerek okumak lazımdır. Manası; "Ya Rabbi, beni affet" demektir. Allahü teâlâ, tevbeleri kabul edeceğini vadetmiştir. Yalnız, tevbenin kabul olması için, namaz borcu ve kul hakkı olmaması lazımdır. Bir namaz borcu olan, bunu kaza etmedikçe, tevbesi kabul olmaz. Cehennemde yanmaktan, azap görmekten kurtulmak için, ölmeden evvel namaz borcundan ve kul hakkından kurtulmak lazımdır. Yapılan hiçbir hayırlı iş, insanı bu azaplardan kurtaramaz. İbni Teymiyye ve benzerlerinin kurtarır demesine inanmamalı ve aldanmamalıdır.

***

Sual: Gasbedilmiş veya emanet olarak bırakılmış malı, parayı kullanmanın, bu mal ve para ile ticaret yapmanın, kazanç elde etmenin dinimiz açısından hükmü nedir?

Cevap: Bu konu hakkında Hadîkada el afetlerinde deniyor ki:

"Başkasının malını ondan izinsiz, zorla almaya, Gasbetmek denir. Gasp, haram olduğu gibi, gasbedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hasıl olmasa bile, haram olur. Kendisine emanet olarak bırakılan veya gasbettiği malı, parayı ticarette veya başka yerde kullanıp da, bundan kazanç sağlamak caiz değildir. Kazandığı şeyler de haram olur. Bunu fakire sadaka olarak vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü, böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek haramdır."

***

Sual: Kâbe-i şerif içerisinde namaz nasıl kılınır? Tavaftan sonra zemzem içmek mi gerekir?

Cevap: Kâbe'nin dört köşesine, dört rükün denir. Şama karşı olana (Rükn-i şami), Bağdat'a karşı olana (Rükn-i ıraki), Yemen cihetinde olana (Rükn-i yemani), dördüncü köşeye de (Rükn-i hacer-il esved) denir.

Her tavaftan sonra zemzem içmek müstehabtır. Yüzbinlerce hacı, içtiği ve yıkandığı ve memleketlerine götürdüğü hâlde, kuyudaki zemzem tükenmiyor. Şimdi her gün, motorla ve bir geniş hortum ile, gece gündüz çekildiği hâlde, bitmek bilmiyor.

Kâbe'nin şimal duvarı üzerinde (Altın oluk) vardır. Yerde bu oluk hizasında kavis şeklindeki duvarcık ile Kâbe-i muazzama arasında kalan yere (Hatim) denir. Tavaf ederken, bu Hatim duvarının dışından dolaşmak lâzımdır.

Yer yüzünde, bir tane Kâbe vardır. O da, Mekke-i mükerreme şehrindedir. Müminler, hac etmek için Mekke-i mükerreme şehrine gider ve orada, Allahü teâlânın emir ettiği şeyleri yaparak hacı olurlar. Kâfirler, başka memleketlere giderek, başka yerleri dolaşır. Bunlara hacı denmez. Müslümanların ibadetleri başkadır. Kâfirlerin gavurlukları başkadır.

Kâbe'nin içinde farz veya nafile kılmak ve cemaat ile kılmak caizdir. Sırtını imamın sırtına dönerek de kılınır. Sırtını imamın yüzüne dönmek ve Kâbe'nin üstünde kılmak mekruhtur. Kâbe etrafında halka olup kılarken, imamın iki yanındakilerden başkaları, Kâbeye imamdan daha yakın olabilirler. Mescid-i haram içinde namaz kılanların önünden geçmek günah değildir. [Bid'at fırkasındaki imam ile kılınan namazı iade etmek lâzımdır. Çünkü, bid'at ehlinin ibadetlerinin kabul olmayacağı hadîs-i şeriflerde bildirildi.] (Tam İlmihal s. 347)

Büyüklerden feyz almanın üç şartı

Büyüklerden feyz almanın üç şartıHikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Güneş, ışığını ve ısısını herkese, her yere verir. Evliyalar da güneş gibidir. En büyük güneş Peygamber efendimizdir, sallallahü aleyhi ve sellem. Bu büyüklerden gelen feyz, insanın göğsüne kadar gelir. Ama içeri girmesi alıcıya bağlıdır. Alıcısı bozuksa girmez, bu da kendi kabahatidir. Mesela TV aleti bozuksa, diğer sağlam TV, yayınları alır, bu alamaz. Yayında kabahat yok, arıza TV'dedir.

Mevlana Hâlid-i Bağdadî hazretleri buyuruyor ki: Büyüklerden feyz almanın üç şartı var:

1- Muhabbet: Muhabbet, bağlı bulunduğun zatı eşinden dostundan, herkesten daha çok sevmektir. Sevmenin alameti de, itaattir, söz dinlemektir. Allah'ı ve Resulünü sevmenin şartı da, onlara itaat etmek, emir ve yasaklarına riayet etmektir. İtaat olmayınca, sevgiden söz edilemez. İki âyet-i kerime meali:

(Resulüm de ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun.) [Âl-i İmran 31]

(Allah'a ve Resulüne itaat edin. İtaat etmezseniz [kâfir olursunuz], kâfirleri de elbette Allah sevmez.) [Âl-i İmran 32]

2- Edeb: En zor iş budur. Edeb haddini bilmektir, itaat edilmesi gerekenlere itaat etmektir. Şâh-ı Nakşibend hazretleri (Bizden istifade etmek isteyenlerin, bizim yola girenlerin yolun başında da, ortasında da, sonunda da edepli olması lâzım. Çünkü edebe riayet etmeyen, Allah'ın dostu olamaz) buyurdu. Yine büyüklerimiz, (En büyük edeb, ilahi hududu muhafaza etmek, emir ve yasağı gözetmektir) buyurdu. Haddini bilmek, aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir.

3- Hizmet: Hizmette esas, soru sormamaktır. Ne derse peki denir. Sadece onlar, (Siz ne diyorsunuz?) derlerse, bir sefer fikir beyan etme hakkı var. Ama sadece sorulduğu zaman. Sorulmuyorsa o da yoktur. Çünkü merhum Hocamız buyurdu ki:

(Bir kere sual sormak, bir kere fikir beyan etmek, ancak sorulursa sorulur, ancak sorulursa o zaman söylenir. Eğer sorulmazsa emre itaatsizlik olur. Bir gün hocam, "Gözümden ameliyat olmamı söylüyorlar, sen ne dersin? Ameliyat olayım mı, olmayayım mı?" diye sordu. Ben de, "Efendim olmayın, bunların eline mübarek gözlerinizi teslim etmeyin" dedim. Hocam da, "Ben de öyle düşünüyordum, öyle istiyordum zaten" buyurdular. Hâlbuki mübarek gözlerinden rahatsızlardı. Son zamanlarda okumak için iki tane gözlüğü üst üste koyarlardı. Ama o zamana kadar sormadıkları için bir şey demedim. Dolayısıyla yolun aslı, esası bir şey emredilince soru sormamak ve sorulmadan fikir beyan etmemektir.)

Büyüden kurtulmak için

Sual: Kendisine büyü yapılmış olan bir kimse, bu yapılan büyüden kurtulmak için neler okuyabilir veya neler yapabilir?

Cevap: Bu konu hakkında Fevâid-i Osmâniyye kitabında buyuruluyor ki:

"Sihir ve cadı, yani büyü afetlerinden kurtulmak için, üç kere Salevât-ı şerife okumalı, sonra yedi Fâtiha, yedi Âyet-el-kürsî, yedi Kâfirûn sûresi, yedi ihlâs-ı şerif, yedi Felak ve yedi Nâs sûreleri okuyup kendi üzerine veya hasta üzerine üflemelidir. Bunları tekrar okuyup, büyülenmiş olanın odasına, yatağına, evin her yerine, bahçesine üflemelidir. İnşaallahü teâlâ, büyüden halas olur, kurtulur. Buna karşılık ücret almamalıdır. Bütün hastalıklar için de iyidir."

Büyü yapılmış olan kimse, Mevâhib-i ledünniyyede bildirilen âyet-i kerimeleri, duaları ve Teshîl-ül-menâfi kitabı sonundaki Âyât-i hırzı sabah namazı ve ikindi namazlarından sonra, yedi gün birer kere okur ve boynuna asarsa, şifa bulur.

Bir miktar suya, Âyet-el-kürsî, İhlâs ve Mu'avvizeteyn okumalı. Büyülenmiş kimse bundan üç yudum içmeli, kalan ile gusül abdesti almalıdır, şifa bulur. İbni Âbidînde, ve Mevâhib-i ledünniyyede deniyor ki:

"Sidr ağacının yeşil yaprağından yedi adedi iki taş arasında ezilip su ile karıştırılır. Üzerine Âyet-el-kürsi, ihlâs ve Kul-e'ûzüler okunur. Üç yudum içip, gusül edilir." Sidr, Lotus denilen yabani kiraz, kâzib abanoz ağacıdır. Mekâtîb-i şerîfede deniyor ki:

"Hacetlere kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını silsile-i aliyyenin ruhlarına hediye etmeli, bunların hürmeti için diyerek dua etmelidir."

***

Sual: Namazda secdeye gidince, yalnız alnı koymak yeterli midir, burnu da yere koymak gerekir mi ve parmaklar bitişik mi yoksa açık mı olmalıdır?

Cevap: Secdede el parmakları, birbirine bitişik, kıbleye karşı, kulaklar hizasında, baş iki el arasında olmalıdır. Alnı temiz yere, yani taş, toprak, tahta, yaygı üzerine koymak farz olup, burnu da beraber koymak vacib denildi. Özürsüz yalnız burnu koymak caiz değildir. Yalnız alnı koymak da mekruhtur. Secdede en az üç kere Sübhâne rabbiyel-a'lâ denir.

***

Sual: Köpeğin, kuşun ve diğer hayvanların satılmasında, satın alınmasında dinen bir mahzur var mıdır?

Cevap: Köpeği ve diğer işe yarayan hayvanları, kuşları satmak da ve satın almak da caizdir.

***

Sual: Âlem-i misal nedir, ruh veya cisim aleminden farklı mıdır?

Cevap: Tasavvuf büyüklerine ve birçok âlimlere göre "rahime-hümullahü teâlâ", dünyada (Âlem-i misal) denilen üçüncü bir âlem vardır. Bu âlem; gördüğümüz (Cisim âlemi) gibi, maddeden yapılmamıştır. (Ruh âlemi) gibi mücerred de değildir. Yani maddesiz de değildir, ikisi arasındadır. Oradaki mahluklar parçalanabildikleri için, madde âlemine benzer. Ağırlığı olmadığı, yer kaplamadığı için ise, benzemez.

Dünyadaki her maddenin ve her mananın, o âlemde bir misali, şekli vardır. Suyun misali, orada yine sudur. İlmin misali, orada süttür. İyi huyların ve iyi işlerin orada görünüşü, bostan, çiçek, meyve gibi lezzetli şeylerdir. Kötü huyların ve çirkin işlerin, o âlemde görünüşü, karanlık, yılan, akrep gibi sıkıntı verici şeylerdir. Herkesin gördüğü rüyalar, hep o âlemdendir. Tasavvuf büyüklerine göre, âlem-i misâl de, ikiye ayrılmaktadır. Tasavvufçular, bu âleme hayâl kuvveti ile girerse, (Hayâle bağlı) olan âlem-i misâl denir. Hayâlin ve başka iç his organlarının ilgisi olmadan hâsıl olursa, (Mutlak) olan âlem-i misâl denir. [(Mektûbât) kitabının ikinci cildinin ellisekizinci mektubunda, Âlem-i misâl hakkında geniş bilgi vardır. Bu uzun mektubun tercümesi, (Se'âdet-i Ebediyye) kitabı, birinci kısım, 39.cu maddesinde mevcuttur.]

Tasavvufçulardan bazısı, (Riyâzet) çekerek ve (Mücâhede) yaparak, âlem-i misâle girdiklerini ve orada gördükleri şeyleri haber vermişlerdir. Din âlimleri de, bu âlemin varlığını ve bazı sırlarını bildirmişlerdir. Abdüllah ibni Abbâs "radıyallahü anhümâ" buyurdu ki, (Bu gördüğümüz âlemden başka bir âlem daha vardır. Bu âlemde bulunan her şeyin, orada bir benzeri vardır. Hatta, orada benim gibi bir İbni Abbâs vardır). (İslâm Ahlâkı s. 144)

İmanı ve ibadetleri öğrenmek ve uymak

Sual: İmanın şartlarını ve Ahkâmı islâmiyyeyi, yani farzları, helal ve haram olan şeyleri öğrenmek ve bunlara uymak, her Müslümana farz mıdır? Murada kavuşmak, sıkıntıdan ve tehlikeden korunmak, şeytanların ve düşmanların zarar ve hücumlarından kurtulmak için ne okunmalıdır?

Cevap: Bir çocuk akıl ve baliğ olunca, yani iyiyi fenadan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen imanın altı şartını öğrenmesi, sonra (Ahkâmı islâmiyye)yi, yani farzları, helal ve haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara uyması, buna farz olur. Bir kız dokuz yaşına, bir oğlan oniki yaşına gelince (Akıl ve baliğ) olur. Bunları, anasına, babasına, akrabasına, ahbabına sorup öğrenmesi farz olur. Müslüman olan bir kâfirin de, hemen bir din adamına, müftüye gidip, bunları öğrenmesi, bunların da öğretmeleri veya hakiki bir din kitabı hediye edip buradan okuyup öğrenmesini tembih etmeleri farz olur. Aferin, aferin deyip, öğretmezlerse veya kitap vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Farzı yapmayan, Cehennemde yanacaktır. Din adamını ve kitabı arayıp da, buluncaya kadar öğrenmemesi özür olur.

Okuduğumuz doğru İslâm bilgilerini gençlere duyurmak için ve herkesin dünyada rahata, huzura ve ahirette sonsuz nimetlere kavuşmalarına hizmet etmek için, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından seçme, kıymetli yazıları neşir eylemeğe inşâallah devam edeceğiz.

Muradlara nail olmak için, (Salâten tüncînâ) okumalıdır: (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî'il ehvâl-i vel-âfât ve takdî lenâ bihâ cemî'al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî'isseyyiât ve terfe'unâ bihâ a'ledderecât ve tübelligunâ bihâ aksalgâyât min cemî'il hayrât-i fil hayâti ve ba'del-memât).

Her türlü sıkıntıdan ve tehlikeden korunmak ve şeytanların ve düşmanların zarar ve hücumlarından kurtulmak için, (İstigfâr) okumanın çok faydalı olduğu hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (İslâm Ahlâkı s. 362)

***

Sual: Müctehid olan âlimler, dinimizin bildirdiği hükümleri, hangi kaynaklardan ve nasıl çıkarmışlardır?

Cevap: Müctehidler, bir işin nasıl yapılacağını, Kur'ân-ı kerimde açık olarak bulamazlarsa, hadîs-i şeriflere bakarlar. Hadîs-i şeriflerde de açıkça bulamazlarsa, bu iş için, İcmâ var ise, öyle yapılmasını bildirirler.

İcmâ; söz birliği demektir. Yani, bu işi, Eshâb-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. Eshâb-ı kiramdan sonra gelen tabiinin de icmâsı delildir, senettir. Daha sonra gelenlerin, hele bu zamandaki insanların, dinde reformcuların, din cahillerinin yaptıkları, söyledikleri şeye, icmâ denmez.

Bir işin nasıl yapılması lazım olduğu, icmâ ile de bilinemezse, müctehidlerin kıyasına göre yapmak lazım olur. İmâm-ı Mâlik hazretleri, bu dört delilden başka, Medine-i münevverenin o zamanki ahalisinin söz birliğine de senet dedi. Bu âdetleri, babalarından, dedelerinden ve nihayet, Resûlullah efendimizden görenek olarak gelmiştir, dedi. Bu senet, kıyastan daha sağlamdır dedi. Fakat diğer üç mezhebin imamları, Medine ahalisinin söz birliğini senet olarak almadı.

***

Sual: Din kitaplarında geçen mülhid, zındık, münafık kimlere denir?

Cevap: Manaları açık olarak bildirilmiş olan, inanılacak şeylerde, Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere yalnız kendi akıl ve görüşleri ile mana vererek, imanı bozulan, kâfir olan kimseye Mülhid denir. Mülhid kendini samimi Müslüman ve Muhammed aleyhisselâmın ümmeti bilir. Münafık ise Müslüman görünür. Fakat başka dindendir. Zındık ise, dinsizdir. Hiçbir dine inanmaz. Müslümanları dinsiz, ateist yapmak için, Müslüman görünür. Dinde reform yapmak, İslâmiyeti değiştirerek, bozarak yok etmek çabasındadır, İslâm düşmanıdır. Çok zararlıdır.

***

Sual: Bir Müslümanın, kendi mezhebini daha üstün bilmesinde mahzur var mıdır?

Cevap: Bir Müslüman, dört mezhepten dilediğine uyar. Fakat, bir işi bir mezhebe göre yaparken, bu mezhebin, bu işin sahih olması için şart ettiği şeylerin hepsini yapması lazımdır. Bu şartlardan birini yapmazsa, bu işi sahih olmaz. Bu işin batıl olacağı söz birliği ile bildirilmiştir. Bir mezhebin daha üstün olduğuna inanması şart değil ise de, herkesin, kendi mezhebinin üstün olduğuna inanması iyi olur.