BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad
Peygamber efendimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peygamber efendimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Peygamberlerin cesedi çürümez


Sual: Peygamberlerin cesetleri kabirde çürümez mi, eğer çürümezse, Peygamberlerden başka kabirde cesedi çürümeyenler de var mıdır?
Cevap: 
Bütün Peygamberler, mezarlarında, bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridir ve mübarek vücutlarını toprak çürütmez. İbni Hibbân, İbni Mâce ve Ebû Dâvud'un bildirdikleri hadis-i şerifte Peygamber efendimiz; (Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir) buyurunca, orada bulunanlar, öldükten sonra da bildirilir mi diye arzettiler. Peygamber efendimiz de; (Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin bana salevat okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan, sana selam söyledi ve dua etti der) buyurdu. Zevâcir kitabında deniyor ki:

“Ebüdderdâ hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte; (Toprak Peygamberlerin cesetlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salevat, her Cuma günü bana bildirilir) buyuruldu. Ya Resûlallah! Sen mezarda çürüdükten sonra, selamlar nasıl bildirilir dediler. Cevabında; (Allahü teâlâ, toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyurdu. Bunlar gibi hadis-i şerifler gösteriyor ki, Peygamberler mezarlarında diridir, çürümezler. Evliya da, onların varisidir.”

Ayrıca hiç haram lokma yememiş, takva ehlinin cesedi de çürümez. Başka sebeple çürümemenin, şehitlik ile alakası da yoktur.

***
Sual: Bir yerde, birden fazla cenaze varsa, bunların cenaze namazı ayrı ayrı mı kılınır?
Cevap: 
Birkaç cenaze birlikte ise, her birinin namazını ayrı kılmak efdaldir. Hepsi için bir namaz kılınması da caizdir. Bunun için, birinin başı ötekinin ayağına gelmek üzere sıralanır. İmam, derecesi yüksek olanın önünde durarak kılar. Cenazelerin bir kısmı imamın sağında, bir kısmı da imamın solunda bulunur. Yahut, hepsini imamın önünde olarak yan yana koyup, imam hepsinin göğsü hizasında durur. Önce erkekler, sonra oğlan, sonra kadın, en sonra kız cenazesi konur. Bunlar için niyet ederken, erkek veya kadın olduklarını söylemek şart değildir.

***
Sual: Canlı doğup hemen ölen ile cansız doğan çocukların yıkanıp kefenlenme durumu aynı mıdır ve bir de bu çocuklar mirastan pay alabilirler mi?
Cevap: 
Doğduktan sonra hemen ölen çocuk yıkanır ve namazı kılınır, vâris olur ve mirası kalır, ismi de konur. Cansız doğan çocuk, dört aylık değil ise, yıkanmaz ve namazı kılınmaz. Dört aylık olmuş ise, yıkanıp bir kefene sarılıp gömülür, namazı yine kılınmaz.

Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı

Sual: Peygamber efendimizin vazifesi, sadece insanlara tebliğde bulunmak mı idi?

Cevap: Bu konuda, İslâm alimlerinin büyüklerinden olan seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı:

Birincisi; iman edilecek bilgileri ve fıkıh hükümlerini bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmek idi. Fıkıh hükümleri, yapılması emir veya yasak edilen işlerdir.

İkinci vazifesi; Allahü teâlânın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine akıtmaktır.

Üçüncü vazifesi; fıkıh hükümlerini, nasihat ile yapmayanlara, kuvvet kullanarak yaptırmaktır.

Resûlullah efendimizden sonra dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Daha sonra bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. İmanı ve fıkıh hükümlerini bildirmek vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. İkinci vazife, yani dileyen Müslümanları, Kur'ân-ı kerimin manevi ahkamına kavuşturmak, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Cüneyd-i Bağdâdî ve Sırrî-yi Sekatî hazretleri bunlardandır.

Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah efendimizin bu ikinci vazifesini oniki imamdan öğrenerek, tasavvuf ilmini meydana getirdiler. Görülüyor ki, oniki imam Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Ehl-i beyti seven ve oniki imamın yolunda olanlar Ehl-i sünnettir. İslâm alimi olabilmek için, Resûlullah efendimizin bu iki vazifesinde, kendisinin varisi olması lazımdır.

Üçüncü vazife; yani dinin hükümlerini kuvvet ile yaptırmak işi, sultanlara yani devlet adamlarına verildi.

Birinci sınıfın kısımlarına Mezhep, ikincisinin kısımlarına Tarikat, üçüncüsüne de Kanun denildi. İmanı bildiren mezheplere İtikatta mezhep denir. İtikat mezheplerinin yetmişüçe ayrılacağını, bunlardan yalnız birinin doğru, ötekilerinin bozuk olacağını, Peygamber efendimiz haber vermişti. Öyle de oldu. Doğru yolda olduğu müjdelenen fırkaya, Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi denir. Yanlış oldukları bildirilen yetmişiki fırkaya Bidat fırkaları denir. Bunların hiçbiri kafir değildir. Fakat yetmişiki fırkadan birinde bulunduğunu söyleyen bir kimse, Kur'ân-ı kerimde veya hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve Müslümanlar arasına yayılmış bilgilerden birine inanmazsa, kafir olur."

***

Sual: İslâmiyetin emirlerini yapmayarak ve yasaklarından sakınmayarak, kalbin temiz olması mümkün müdür?

Cevap: Kalp ve beden ile, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymalı, kalp, gafletten uyanık olmalıdır. Kalbi uyanık olmayan yani Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü, Cennet nimetlerini, Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayan, düşünmeyen kimsenin bedeninin İslâmiyete uyması güç olur. Fıkıh alimleri fetvaları bildirirler. Bunların yapılmasını kolaylaştırmak, Allah adamlarının işidir. Bedenin İslâmiyete severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Fakat yalnız kalbin temiz olmasına, ahlakın güzel olmasına ehemmiyet verip, bedenin İslâmiyete uymasına ehemmiyet vermeyen kimse, mülhiddir, dinden çıkmıştır. Bunun nefsinin parlaması ile hasıl olan gaybdan haber vermek, hastaları okuyup üfleyip iyi etmek gibi adet dışı başarıları istidrac olup, kendisini ve buna uyanları Cehenneme sürükler. Kalbin temiz ve nefsin mutmainne yani uysal olduğunun alameti, bedenin İslâmiyete seve seve uymasıdır. His organlarını ve bedenini İslâmiyete uydurmayanların; "Kalbim temizdir, sen kalbe bak!" demeleri boş laftır. Böyle söylemekle kendilerini ve etrafındakileri aldatmaktadırlar.

***

Sual: Bir kimse sadece iman etmekle kurtulabilir mi?

Cevap: İslâm alimleri ve tasavvuf büyükleri buyuruyorlar ki:

"İnsana vacib olan birinci vazife, iman ve amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahiret saadetleri, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel, kalp ve dil ile, yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir."

***

Sual: Bir insanın Allahü teâlaya karşı vazifesi, kısaca nelerdir?

Cevap: Bu konuda İslâm alimlerinden bazıları buyurdu ki:

"İnsanın Allahü teâlâya karşı vazifesi üçe ayrılır:

Birincisi, bedeni ile yapacağı işlerdir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

İkincisi, ruhu, kalbi ile yapacağı vazifedir. Doğru itikat, iman etmek. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, inanmak.

Üçüncüsü, insanlara adalet yapmakla, Allahü teâlâya yaklaşmaktır. Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek, evvela İslâmiyeti öğretmekle olur."

***

Sual: Salih Müslüman kime denir, ne gibi vasıfları vardır?

Cevap: İslâm bilgilerine iman edip de, elinden geldiği kadar yapan mümine, (Salih Müslüman) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için, İslâmiyete uyan ve bir mürşidi seven Müslümana (Salih) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (Arif) veya (Veli) denir. Başkalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan Veliye (Mürşid) denir. Bu mübarek, seçilmiş insanların hepsine (Sadık) denir. Bunların hepsi salihtir. Salih mümin Cehenneme hiç gitmeyecektir. Kâfir, muhakkak Cehenneme gidecektir. Cehennemden hiç çıkmayacak, sonsuz azab görecektir. Kâfir iman ederse, bütün günahları hemen af olur. Fasık, tevbe edip, ibadetleri yapmağa başlarsa, Cehenneme girmeyecek, salih mümin gibi, doğru Cennete gidecektir. Tevbe etmezse, ya şefaat ile veya sebepsiz af olup, doğru Cennete gidecek, yahut Cehennemde günahları kadar yandıktan sonra, Cennete girecektir. (İslâm Ahlâkı s. 173)

Alemlere rahmet olarak gönderildi

Sual: Peygamber efendimiz, sadece insanlara mı yoksa kainatta bulunan her varlık için mi rahmet olarak gönderildi?

Cevap: Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı alemlere rahmet olarak göndermiştir. Enbiyâ sûresinin 107. âyetinde mealen;

(Seni, alemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruldu.

Ebû Hüreyre hazretleri;

"Bir gazada, Resûlullah efendimize, kafirlerin yok olması için dua buyurmasını söyledik. Cevaben;

(Ben, lanet etmek, insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu."

Resûlullah efendimizin bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Müminlere faydası ise meydandadır. Başka Peygamberlerin zamanındaki inkar edenlere, dünyada azaplar yapılır, yok edilirlerdi. Muhammed aleyhisselam zamanında ise, iman etmeyenlere dünyada azap yapılmadı. Bir gün Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselama;

-Allahü teâlâ benim alemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasip oldu mu? buyurunca Cebrail alehisselam;

-Allahü teâlânın büyüklüğü, dehşeti karşısında, sonumun nasıl olacağından hep korku içindeydim. Emin olduğumu bildiren Tekvîr sûresindeki 20. ve 21. âyetleri getirince, bu müthiş korkudan kurtuldum, emin oldum. Bundan büyük rahmet olur mu? dedi.

Muhammed aleyhisselam, hâtemün nebiyyîn yani Peygamberlerin sonuncusu ve son Peygamber ve Seyyidil mürselîn yani bütün resûllerin en üstünü olarak, alemlere rahmet ve kıyamet gününün şefaatçisidir. Mahşer günü, bütün insanlara, mahşer azabının kaldırılması için şefaat edecek ve bu şefaati kabul olunacak, mahşer azabı hepsinden kaldırılacaktır. Nitekim hadîs-i şerifte;

(Kıyamet günü, en önce ben şefaat edeceğim) buyuruldu.

İmam-ı Rabbânî hazretlerinin babası Abdül-ehad hazretleri;

"Günlerin uğursuzluğu, alemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı" buyurmuştur.

***

Sual: Ezan okumayı, imamlık yapmayı ve din bilgisi öğretmeyi, ücret karşılığında yapmanın dinimizce bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Ezan okumak, imamlık yapmak, Kur'an-ı kerim ve mevlid okumak, din bilgisi öğretmek için ücret almak caiz değil ise de, imamlık, müezzinlik ve ilim öğretmek için ücret almaya izin verilmiştir.

***

Sual: Peygamber efendimiz, her bakımdan üstün olduğu gibi, ahlaken de üstün değil midir?

Cevap: Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, Onun mübarek kalbini okşarken, kendine güzel huylar verdiğini, (Sen güzel huylu olarak yaratıldın) mealindeki âyet-i kerime ile bildirmektedir. Hazret-i Akreme;

"Abdullah ibni Abbas'tan işittim. Bu âyet-i kerimedeki Huluk-ı azim yani güzel huylar, Kur'ân-ı kerimin bildirdiği ahlaktır" buyuruyor. Hadâik-ul-hakâyık kitabında diyor ki:

"Âyet-i kerimede, (Sen huluk-ı azim üzeresin) buyuruldu. Huluk-ı azim demek, Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile güzel huylu olmak demektir. Çok kimsenin Müslüman olmasına, Resûlullah efendimizin güzel ahlakı sebep oldu."

Muhammed aleyhisselamın bin mucizesi göründü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mucizelerin en kıymetlisi, edepli olması ve güzel huyları idi. Kimyâ-i Se'âdet kitabında diyor ki:

"Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri buyurdu ki, Resûlullah efendimiz, hayvana ot verir, deveyi bağlardı. Evini süpürür, koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yer, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte beri alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verir, bunlarla müsafeha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmez, üzüntülü görünürdü, fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi, fakat, alçak tabiatlı değildi. Heybetli idi, yani saygı ve korku hasıl ederdi, fakat, kaba değildi, nazik idi. Cömert idi, fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, Onun gibi olmalıdır."

Eshâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri de;

"Resûlullah efendimiz insanların en güzel huylusu idi" buyurmuştur.

***

Sual: Verilen sözü yerine getirmenin güzel bir huy olduğu herkesçe bilinmektedir. Peygamber efendimiz her verdiği sözü yerine getirir miydi?

Cevap: Bütün güzellikleri, üstünlükleri kendisinde toplayan Resûlullah efendimiz, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Daha doğrusu Onu böyle üstün ve güzel yaratan Rabbimiz, Sevgili Peygamberimizi, karanlık gecelerde yol bulmak ve yol almak isteyen insanlık için bir rehber, bir kılavuz, bir yol gösterici olarak seçmiş ve öyle yaratıp göndermiştir.

İnsanlık için her bakımdan numune olan Sevgili Peygamberimiz, verdikleri sözde durma ve verilen sözlerin yerine getirilmesi hususunda da çok titiz davranmışlar ve bizzat kendi yaşayışları ile bu hususta örnek olmuşlardır. Bu hususta, Eshâb-ı kiramdan bir zat, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

"Resûlullah efendimizle, henüz Peygamberliği tebliğ edilmeden önce bir alışveriş yapmıştım. Bu alış-veriş neticesinde de kendisinde bir miktar alacağım kalmıştı. Bu alış-verişi yaptıktan sonra da, falan gün falan yerde buluşalım diyerek karşılıklı olarak sözleşmiştik. Fakat ben, aramızdaki bu sözleşmeyi ve aramızdaki konuşmayı ve verdiğim sözü unutmuştum. Buluşmak için sözleştiğimiz zamandan tam üç gün sonra, verdiğim sözü ve aramızdaki konuşmayı hatırladım ve;

-Eyvah, biz üç gün önce falan yerde buluşmak üzere sözleşmiştik diyerek, hemen yerimden ayrıldım. Sözleştiğimiz yere hızlı hızlı koşmaya başladım. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığım zaman, aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen Resûlullah efendimizi orada beni bekler vaziyette buldum. Meğer Resûlullah efendimiz, buluşmak için sözleştiğimiz o günden itibaren her gün, o saatlerde gelip beni beklemiş. Bunu öğrenince Resûlullah efendimize karşı çok mahcup oldum ve kendisinden özür diledim."

Bir söz veriliyor ve verilen sözün üzerinden üç geçmesine rağmen, Resûlullah efendimiz her gün o saatte aynı yere geliyor ve bekliyorlar. Verilen bir söze, böyle riayet etmek lazımdır. Resûlullah efendimiz;

(Vadetmek, borç gibidir) yani verilen sözün muhakkak yerine getirilmesini emri buyururlarken, kendileri de bizzat bunu tatbik ediyorlar. Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir.

Farklı hüküm bildiren hadisler

Sual: (Kaynakları sağlam olan aynı hadis kitabında bir hükme caiz denirken, aynı hükme caiz değil de deniyor. Mesela (Akan kan abdesti bozar) dendiği gibi, (Kan çıkması abdesti bozmaz) da deniyor. Böyle durumlarda, hadislere değil, Kur'ana uymak gerekir. Kur'anda da abdesti bozar denmiyor. Kan abdesti bozmaz) diyenler var. Farklı hükmün hikmeti nedir?
CEVAP
Herkes, hadisten, Kur'andan anladığına değil, mezhebinin hükmüne uyar. Kan çıkması, Hanefî mezhebinde abdesti bozar. Diğer üç hak mezhepte bozmaz.

Peki, Peygamber efendimiz, niye farklı bildirmiştir?

Böyle çok hadis-i şerif vardır. Böyle farklı hükümler rahmettir. Bu ümmete kolaylık olması içindir. Bunun için Peygamber efendimiz, (Farklı ictihad yani farklı mezhep rahmettir) buyuruyor. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada ve fabrikada çalışanlar için de, bu fark görülmektedir.

Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor.

Mezhepsizlerin istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hattâ imkânsız olurdu. Amellerde tek hüküm [tek mezhep] ideal olsaydı Resulullah efendimiz öyle bildirirdi. Hâlbuki rahmet olduğu için kendisi de farklı bildirdi.

Geçmiş dinlerin farklı olması da böyledir. Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem'den beri peygamberlere amelde farklı din göndermiştir. İman edilecek şeyler aynı iken, amele ait hükümler de aynı olamaz mıydı? Niye Allahü teâlâ, farklı hükümler göndermiştir? Mesela eski ümmetlerde iç yağı haram, alkol haram değildi. İslâmiyet'te ise, iç yağı helâl, alkol haramdır. Mezheplerde olduğu gibi, hak dinlerde de, amele ait hükümlerin farklı olması insanların faydası içindir. Âyetlerde neshin olması da rahmettir.

Dört temel hadis-i şerif

Dört temel hadis-i şerif

Sual: İslamiyet’in temelini bildiren dört hadis-i şerif hangisidir?
CEVAP
İslamiyet’in dört temeli, şu dört hadis-i şerifle bildirilmiştir:

1- (Ameller niyetlere göredir.) [Buhari]

2- (Helal ve haram meydandadır.) [Ebu Davud]

3- (Davacının şahit göstermesi ve davalının yemin etmesi lazımdır.) [Tirmizi]

4- (Kendi için istediğini, din kardeşi için de istemeyen, imanı kâmil olmaz.) [Ebu Davud]

Bu hadis-i şeriften birincisi ibadet bilgilerinin, ikincisi muamelat bilgilerinin, üçüncüsü adalet bilgilerinin, dördüncüsü de ahlak bilgilerinin temelidir. (H.L.O. İman)

***

Putperest ve hayalperest
Sual: Putperest, puta tapan, ateşperest ateşe tapan demek olduğuna göre, tapmak anlamına gelen perest kelimesini kullanarak hayalperest, menfaatperest demek caiz olur mu?
CEVAP
Perest, sadece tapmak anlamında değildir. Seven, çok seven anlamında da kullanılır.

Hayalperest, hayal kurmayı seven, hayal peşinde koşan; menfaatperest, çıkarını seven, hep kendi menfaatini düşünen kimse demektir. Bunlar gibi, Hakperest, hakkı seven, hak taraftarı demektir. Şehvetperest, şehvetine düşkün demektir. Bu kelimeleri kullanmanın mahzuru olmaz.

***

Ölülere dua
Sual: Mezarlıktan geçerken ölülere dua etmek gerekir mi?
CEVAP
İyi olur. Kendimize de çok sevab olur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kabristana giren kimse, Yasin suresini okusa, o gün ölülerin azapları hafifler; ölülerin sayısı kadar, ona da sevab verilir.) [Etfâl-ül müslimin]

(11 ihlâs okuyup, sevabı ölülere gönderilirse, ölü sayısınca ona da sevab verilir.) [İ. Ahlakı]

Elleri yıkamak farzdır

***

Sual: Abdestin farzları içinde elleri yıkamak bildirilmeyip sünnetleri arasında bildirildiğine göre, elleri yıkamak sünnet mi oluyor?
CEVAP
El kola dâhil olduğu için, elleri kollarla beraber yıkamak farzdır.

Gusülde ayakları yıkamak

***

Sual: Gusülden sonra ayakları tekrar yıkamak gerekir mi?
CEVAP
Eğer ayakların altında su toplanıyorsa, çıkarken ayakları tekrar yıkamak gerekir. Su toplanmıyorsa tekrar yıkanmaz.

Aklı olan kimse, Peygamber efendimizi inkâr etmez

Sual: Ananeye, modaya uymak faydalı mıdır, yoksa nefisimizin tuzaklarından biri midir? İnsanların Müslüman olmalarına neler engel olmaktadır?

Cevap: Aklı olan kimse, Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslîmât" inkâr etmez. Hemen iman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muhammed aleyhisselâmın amcası olan Ebû Tâlib, Onu, kendi öz çocuklarından daha çok sevdiğini, her vesile ile izhar etmiş ve Onu medh için kasideler yazmıştır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, iman etmesi için, çok yalvardığı hâlde, ananesinden ayrılmamak için, iman etmekten mahrum kaldığı, tarihlerde uzun yazılıdır. Ananeye, modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefslerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, kazançlardan mahrum kalmışlardır.

Bunun içindir ki, bir hadîs-i kutside, Allahü teâlâ, (Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu. Hristiyan doğmuş, Hristiyan terbiyesi almış [daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış] bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahis konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber, en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda Müslümanların kendi temiz, mantıkî dinlerini bilmemeleridir.

Bazı din cahillerinin ve yetmişiki bid'at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, İslâmiyet hakkında yanlış verdiği bilgiler, bozuk tefsirler ve fen yobazlarının, fen perdesi altındaki, inkârcı yazıları ve iftiraları, Müslüman olmayanlar üzerinde çok fena tesir yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıkî ve insani hak dinden soğutmaktadır. Hakiki Müslümanlar arasına karışmış olan yetmişiki bid'at ehlini bir yana bırakırsak, bundan bir asır evvel, İslâmiyet ile Hristiyanlığı tam tarafsız ve ilmî vesikalara bağlı bir tarzda karşılaştırmış olan Harputlu İshak efendi gibi Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" çok zuhur etmiştir. Ne yazık ki, bunların eserleri, yabancı dillere çevrilmemiş, başka din mensupları, onların kitaplarını okuyamamıştır. Harputlu İshak Efendinin yazmış olduğu (Diyâ-ul kulûb) kitabının Türkçe ve İngilizce tercümesi, Hakîkat Kitâbevi tarafından bastırılmıştır. Bugünkü İncillerin tahrif edildiğini ve Hristiyanlığın nesh edildiğini ispat etmektedir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 465)

***

Sual: Cehennem ateşinde sonsuz olarak yanmamak için ne yapmak gerekir?

Cevap: İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.

Bir kimse, ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni' oluyor?) Elbet vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sâhibinin iman etmesi lâzımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibadet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalp ile, ihlâs ile, samimi olarak inanmak kâfidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir.

Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zan etmesi akıl icabıdır, insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve katî çaresi olan (ÎMÂN) nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı? (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 467)

Peygamber düşmanlığı

Sual: (Peygamber Allah mı sanki? Niçin o kadar çok övülüyor?) diyenler oluyor. Mevlit kandillerinde Resulullah'ın anılıp övülmesine neden tahammül edemiyorlar?
CEVAP
Tahammülsüzlük Resulullah'a düşman olmaktan ileri gelir. Ona düşmanlık da İslâmiyet'e düşmanlıktır. İslâmiyet'e olan düşmanlıklarını gizleyerek bu yolla saldırıyorlar.

Resulullah efendimizin övülmesinden rahatsız olanlar birkaç gruptur:
1- Müslüman kılığına bürünmüş misyonerler. Her grupta bunların parmağı vardır.
2- (Yalnız Kur’an) diyenler.
3- Rashat Khalife denilen bir fellahı peygamber kabul edenler.
4- İngilizler tarafından kurdurulan Vehhabiliğin yerli temsilcileri, Resulullah'ın övülmesine tahammül edemedikleri için Mevlit Kandili’ne bid’at diyorlar.

Kur’an-ı kerime inanmış olsalar, Resulullah’ı öven âyetlere de inanırlardı. Mesela, İbni Abbas hazretleri, (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) mealindeki âyetin tefsirinde, (Muhammed aleyhisselam, bütün insanlara rahmettir) buyurmuştur. (Kurtubî)

Birkaç âyet-i kerime de şu mealdedir:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54] (Bu âyete inanan, yalnız Kur’an demez.)
(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [dine ait] her sözü vahiyledir.) [Necm 3-4] (O hâlde Resulullah'ın sözleri vahye istinat ettiğine göre niye kabul edilmez ki?)
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Bundan daha üstün bir peygamber var mıdır?)
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]
(Resulullah’ta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21] (Kur’ana inanmakta samimi iseler, niçin ona uymazlar?)

Duha sûresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, İslamiyet’i, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine Kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaat etmektedir. Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu. Yine buyurdu ki:
(O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyhekî, Bezzar, Taberanî]

(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin!) [Ahzab 56]
Gerçekten Allah ve melekleri, Peygambere salât ederler. (Şeref ve şânını yüceltirler. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selam getirin) deniyor. Fellah Rashat ve yandaşları, bu âyet-i kerimeyi de çarpıtmaya çalışıp, (Resule destek verin ve saygı gösterin) diyorlar. Hâlbuki tevile hiç gerek yok. Açıkça (Salât, salevat getirin!) buyuruluyor. Onların tevil ettiği gibi bile olsa, niye saygı duymuyorlar? Hürmet ifadesi kullanmadan niye ismiyle hitap ediyorlar? Allah ve melekler Resulünü destekliyorsa, Fellah’ın yandaşları ve (Yalnız Kur’an) diyenler niye desteklemiyorlar? Niye hiçbir hadis-i şerifi kaynak almıyorlar? Demek ki, kendi tevillerine de inanmıyorlar.

İnşirah sûresinin (Senin şânını, şöhretini yücelttik) mealindeki âyetinin tefsirinde deniyor ki:
Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi birçok yerde benimle beraber adını andırmak sûretiyle şânını yücelttik. (Celâleyn)

Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Sâvî tefsiri) [Batıya doğru, bir tul [boylam] derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yeryüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismiyle beraber her an, her yerde işitilmektedir. Resulullah'a düşman olanlar buna nasıl tahammül ederler ki?]

Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismiyle birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de, Ona salevat getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep (Resulüm), (Habibim) gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavî)

Cenab-ı Hak, Resulünün namını dünya ve âhirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki, şehadet kelimesini ve Resulullah’ın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)

Bir hadis-i şerif:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça Habibim sen de benimle birlikte anılmak sûretiyle şânını yükselttim.) [Ebu Ya'la, İbni Hibban]

Allahü teâlânın övdüğü Resulünün, Mevlit Kandili’nde veya başka zamanlarda övülmesinden ancak sapıklar rahatsız olur.

İhlâsla kılınan namaz
İlimle ve ihlâsla, kılınırsa bir namaz,
İşe engel çıkarmaz, onu yolda bırakmaz.

Peygamber Efendimiz biliyordu...

Sual: Peygamber Efendimiz, ümmetinin başına gelecekleri biliyor mu idi ve biliyorsa tavsiyesi ne olmuştur?
Cevap: 
Peygamber Efendimiz, ümmetinin başına gelecekleri biliyordu ve bunları da haber verdi. Mesela bir hadis-i şerifte;

(Benden sonra, ümmetim arasında ayrılıklar olacaktır. O zamanda olanlar, benim sünnetime ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine yapışsın! Dinde meydana çıkan şeylerden uzaklaşsın! Dinde yapılan her yenilik bidattir. Bidatlerin hepsi dalalettir. Dalalet sahiplerinin gidecekleri yer, Cehennem ateşidir) buyuruldu.

Bu hadis-i şerif, bu ümmette çeşitli ayrılıklar olacağını haber vermekte ve Resûlullah efendimizin ve Onun dört halifesinin yolunda olana sarılınız denmektedir. Sünnet, Resûlullah efendimizin, sözleri, bütün ibadetleri, işleri, itikatları, ahlakı ve bir şey yapılırken görünce, mani olmayıp susması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:

(Ümmetim arasına fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır!) Yani nefse, bidatlere ve kendi aklına uyarak İslâmiyetin hududu dışına çıkıldığı zaman, benim sünnetime uyana, kıyamet günü yüz şehit sevabı verilecektir. Çünkü fitne fesat zamanında İslâmiyete uymak, kâfirlerle harp etmek gibi güç olacaktır.

***
Sual: Dinen zaruret ve harac ne demektir?
Cevap: 
İnsanı bir şey yapmaya zorlayan semavi sebebe, yani insanın elinde olmayarak hasıl olan sebebe Zaruret denir. İslâmiyetin emir ve yasak etmesi, tedavi edilemeyen şiddetli ağrı, bir uzvun yahut hayatın telef olmak tehlikesi ve başka bir şey yapamamak mecburiyeti hep zarurettir. Bir farzın yapılmasına mani veya haram işlemeye sebep olanı önlemenin meşakkatli, güç olmasına Harac denir.

***
Sual: Eshab-ı kiramın veya dört mezhep imamının, birbirini taklid edip birbirlerine uydukları olmuş mudur?
Cevap: 
Bir müctehidin kendi ictihadına göre amel etmesi lazımdır. Başka müctehide uyması caiz değildir. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Bunun için bazı işlerde birbirlerine uymamışlardır. Bunun gibi, imam-ı Ebu Yusuf'un, bir cuma günü, tekrar abdest almaması ve imam-ı Şafii'nin, imam-ı a'zam Ebû Hanife'nin kabri yanında namaz kılarken, rükudan sonra ellerini kaldırmaması, başkasını taklid olmayıp, kendi ictihadlarına göre hareket etmelerindendir.

***
Sual: Ezan okunurken hürmet ve tazim nasıl olmalıdır?
Cevap: 
Dinimize uygun okunan ezana karşı tazim ve hürmette bulun! Ezan, yer yüzünde söylenen sözlerin en doğrusudur.

Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" Her zaman ezanı dinlerdi. Sordular: "Ey müminlerin anası, niçin ezan okunurken işini terk ediyorsun?" (Ben Resûlullahtan "sallallahü aleyhi ve sellem" işittim, "Ezan okunurken iş işlemek dinde noksanlıktır" buyurdu. Onun için ezan okunurken işimi terk ederim) dedi.
Ebû Hafs Haddâd "rahime-hullahü teâlâ", demircilik yapardı. Her ne zaman ezanı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, eğer çekiç aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı. Bir kişi ile konuşuyor idiyse, hemen sözünü keser, ezanı dinlerdi. Nihâyet bu zât merhum oldu. Dostları, cenazesini götürürlerken, müezzin minareden "Allahü ekber" diyerek ezan okumağa başladı. Cenazeyi götürenlerin ayakları yürüyemez oldu. Cehd ve gayretlerine rağmen, cenazeyi götürmek mümkün olmadı. Nihayet ezan bittikten sonra, cenazeyi götürmek mümkün oldu. Ezan-ı Muhammedîye tazim ve hürmet edenler ve onun, harflerini, kelimelerini değiştirmeden, bozmadan ve teganni etmeden, minareye çıkıp sünnete uygun okuyanlar, yüksek derecelere vasıl olacaklardır. (İslâm Ahlâkı s. 424)

Sünnete uygun olarak okunan ezan ile alay eden, beğenmeyen, söz ile, hareket ile, hakaret eden kâfir [Allahın düşmanı] olur. Müezzin ile alay eden kâfir olmaz. İmam olmak, müezzinlik yapmaktan ve ikamet okumak, ezan okumaktan efdaldir. (Tam İlmihal s. 208)

Peygamber efendimize uymanın dereceleri

Sual: Peygamber efendimize uymanın, tâbi olmanın da belli dereceleri var mıdır, yoksa her Müslümanın tâbi olması aynı mıdır?
Cevap: 
Peygamber efendimize uymak, tâbi olmak, her Müslümanda aynı değildir. Ehl-i sünnet âlimleri, Resulullah efendimize tâbi olmanın yedi derecesini şöyle bildirmişlerdir:

Birincisi, İslamiyet’in bildirdiklerine inanarak, bunları öğrenmek ve yapmaktır. Bütün Müslümanların, âlimlerin, zahidlerin ve âbidlerin tâbi olması bu derecededir. Bunların nefisleri iman etmemiştir. Allahü teâlâ merhamet ederek yalnız kalbin imanını kabul etmektedir.

İkincisi, emirleri yapmakla beraber Resulullah efendimizin bütün sözlerini, âdetlerini yapmak ve kalbi kötü huylardan temizlemektir. Tasavvuf yolunda yürüyenler bu derecededir.

Üçüncüsü, Resulullah efendimizde bulunan hâllere ve kalbine doğan şeylere de tâbi olmaktır. Bu derece, tasavvufun Vilayet-i hassa dediği makamda ele geçer. Burada, nefis de iman ve itaat eder. Bütün ibadetler hakiki ve kusursuz olur.

Dördüncüsü, ibadetler gibi bütün hayırlı işler hakiki ve kusursuz olmaktır. Bu derece, Ulema-i rasihin denilen büyüklere mahsustur. Bütün Peygamberlerin Eshabı böyle idi. Hepsinin nefisleri iman etmiştir. Böyle tâbi olmak, ya tasavvuf yolundan ilerleyenlere veya bütün sünnetlere yapışarak bidatlerden kaçanlara nasip olur.

Beşincisi, Resulullah efendimize mahsus kemâlâta, yüksekliklere tâbi olmaktır. Bu kemâlât, ilim ve ibadetle ele geçemez. Ancak Allahü teâlâdan lütuf ve ihsan ile gelir. Bu derecede olanlar, büyük Peygamberler ve bu ümmetin pek az büyükleridir.

Altıncısı, Resulullah efendimizin mahbubiyet ve maşukıyet kemâlâtına tâbi olmaktır ki, Allahü teâlânın çok sevdiklerine mahsustur ve lütuf ile ele geçmez, muhabbet lazımdır.

Yedinci derece, insan vücudunun her zerresinin tâbi olmasıdır. Tâbi olan, tâbi olunana o kadar benzer ki, tâbi olmak aradan kalkar. Bunlar da sanki Resulullah efendimiz gibi aynı kaynaktan her şeyi alır.

***
Sual: Öğlenin ilk sünneti ile farzı arasında, bize bir şey söyleyen birine veya telefona cevap verilebilir mi, namazımıza bir zararı olur mu?
Cevap: 
Dürr-ül-muhtar’da, bu konuda deniyor ki:
“Sünnetle farz arasında konuşmak, sünneti iskat etmez yani kılınmamış olmaz ise de, kılınan sünnetin sevabını azaltır. Bir şey okumak da böyledir. Bazı âlimler, sünnet kabul olmaz, önceki sünneti tekrar kılmak lazım olur dedi.”

Peygamber efendimizin üstünlükleri

Sual: Peygamber efendimizin, yaratılanların en üstünü olduğu, dost ve düşman tarafından bilinmektedir. Peki bu üstünlükler ana hatları ile nelerdir?

Cevap: Resûlullah efendimizin üstünlüklerinden, faziletlerinden bazısı, kitaplarda şöyle bildirilmektedir:

Mahluklar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratılmıştır.

Allahü teâlâ, Onun ismini Arşa, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır.

Meleklerin Adem aleyhisselama karşı secde etmelerinin emredilmesi, Adem aleyhisselamın alnında Muhammed aleyhisselamın nuru bulunduğu için idi.

Peygamber efendimizin dünyaya geleceği zaman, görülen alametler ve haller tarih kitaplarında yazılıdır.

Peygamber efendimiz, üç ve kırk yaşında Peygamber olduğu kendisine bildirildiği vakit ve elliiki yaşında miraca götürülürken, melekler göğsünü yardı ve Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.

Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselamın nübüvvet mührü ise, sol kürekteki deri üzerinde, kalbi hizasında idi.

Resûlullah efendimiz, önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Ayrıca Resûlullah efendimiz, aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.

Peygamber efendimizin mübarek teri de, gül gibi güzel kokardı.

Resûlullah efendimiz, orta boylu olduğu halde, uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Resûlullah efendimiz, ne zaman yürüse, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Eshâbını önünden yürütür ve;

(Arkamı meleklere bırakınız) buyururdu.

Fahr-i kainat efendimiz, taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken ise, hiç iz bırakmazdı.

Peygamber efendimizin en büyük mucizesi, miraca götürülmesidir ki, başka hiçbir Peygambere verilmedi.

Peygamber efendimiz ümmi olduğu yani kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her şeyi bildirmiştir.

Resûlullah efendimizin aklı, bütün insanların aklından daha çoktur. İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi, Ona ihsan olundu.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın ismini kendi isminin yanına koymuş ve Ona, Habibim buyurmuştur. Bu ise, üstünlüklerinin en üstünüdür ki, Allahü teâlâ, Onu kendisine sevgili, dost yapmış ve hadîs-i kudside de;

(İbrahim'i Halil yaptım ise, seni kendime Habib yaptım) buyurmuştur.

***

Sual: Peygamberlere şefaat izni verileceği kitaplarda yazılı. Peygamber efendimiz de ümmetine şefaat edecek mi ve kimler bu şefaatten faydalanacaktır?

Cevap: Mahşer günü, kabrinden ilk önce Resûlullah efendimiz kalkacaktır. Üzerinde Cennet elbisesi bulunacaktır. Burak isimli bir hayvan üzerinde mahşer yerine gidecektir. Peygamber efendimizin elinde livâ-ül-hamd denilen bayrak olacaktır.

Peygamberler dahil bütün insanlar bu bayrağın altında duracaktır. Mahşer halkı, beklemekten çok sıkılacaklardır. Önce Adem aleyhisselama, sırasıyla Nuh aleyhisselama, İbrahim aleyhisselama, Musa aleyhisselama ve İsa aleyhisselama gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her Peygamber, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler ve şefaat edemeyeceklerdir. Son olarak insanlar, Resûlullah efendimize gelip yalvaracaklardır. Peygamber efendimiz secde edip, dua edecek ve şefaati kabul olacaktır.

Mahşer günü, önce Muhammed aleyhisselamın ümmetinin hesabı görülecek, sırattan geçecek ve Cennete gireceklerdir. Resûlullah efendimiz, altı yerde şefaat edecektir:

Birincisi, Makâm-ı Mahmûd denilen şefaati ile, bütün insanları mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.

İkincisi, Resûlullah efendimiz şefaati ile, çok kimseyi hesapsız Cennete sokacaktır.

Üçüncüsü, azap çekmesi lazım olan müminleri azaptan kurtaracaktır.

Dördüncüsü, iman ile ölüp günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.

Beşincisi, sevabı ve günahı eşit olup, Araf denilen yerde bekleyen müminlerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir.

Altıncı olarak Peygamber efendimiz, Cennette olanların derecelerinin yükselmesi için şefaat edeceklerdir.

Peygamber efendimizin şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi hesapsız Cennete gireceklerdir. Bu fazilet ve üstünlük de, yalnız Peygamber efendimize mahsustur.

Allahü teâlâ, Resûlullah efendimiz diri iken olduğu gibi, vefatından sonra da, dünyanın her yerinde ve her zaman Onun hatırı ve hürmeti için isteyenlerin duasını, hep kabul etmiş ve etmektedir. Zira Allahü teâlâ, hadîs-i kudside;

(Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurarak, Resûlullah efendimizin üstünlüğünü bildirmektedir.

***

Sual: Yapılan iyilikleri unutmayan kimselere vefalı insan deniyor. Elbette bu güzel huy, Peygamberlerde daha fazladır. Bu huy, Peygamber efendimizde nasıldı?

Cevap: Peygamber efendimizde bütün güzel huyların hepsi toplanmıştı. Resûlullah efendimiz cömert idi. Cömertlikten de birçok güzel huylar meydana gelmektedir. Bunlardan birisi de Vefadır. Vefa, tanıdıklara, yakınlara, arkadaşlara geçim işlerinde yardımcı olmaktır. Peygamber efendimiz cömert oldukları gibi vefa sahibi idiler. Yakınlarını, tanıdıklarını gözetir, onlara verdikleri sözü yerine getirirdi.

Peygamber efendimizin sözleri, yaşayışları, Onun yakınlarına, tanıdıklarına velhasıl herkese karşı nasıl vefa sahibi olduğunu açıkça göstermekte ve İslâm âlimlerinin kitapları, bu vefa örnekleri ile doludur. Onun, her güzel hali gibi, vefakârlığı da, ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuştur. Bu hususta Enes bin Malik hazretleri şöyle anlatmaktadır:

"Resûlullaha bir yerden herhangi bir hediye geldiği zaman mutlaka hazret-i Hatice'yi hatırlar ve;

(O hediyeyi falan kadına götürüp verin. Çünkü o, Hatice'nin arkadaşıydı. Onunla iyi görüşür ve onu çok severdi) buyurarak, sevgili hanımı hazret-i Hatice'nin hatırını gözetirdi. İşte bu sebepledir ki, hazret-i Aişe validemiz, zaman zaman;

"Hazret-i Hatice'ye gıpta ettiğim gibi hiç bir kadına gıpta etmedim. Çünkü Resûlullah ondan çok bahsederdi. Ne zaman bir koyun kesilse etinden mutlaka onun yakınlarına da gönderir, onun hatırını gözetirdi" buyurmuştur.

Bir gün Habeşistan meliki Necâşiden, mübarek huzuruna bir grup elçi gelmişti. Onları çok iyi karşılayıp iltifatlarda bulundular. Yer gösterip oturttuktan sonra o elçilere bizzat kendisi hizmet ederek ikramlarda bulundu. Peygamber efendimizin bu halini gören Eshâb-ı kiramdan bazıları;

-Ya Resûlallah; lütfen siz oturun, biz hizmet ederiz dedilerse de, Sevgili Peygamberimiz onlara cevaben;

-Vaktiyle onlar benim eshâbıma Habeşistan'da çok iyi hizmet ettiler. Zira o zamanlar eshâbım yurtlarından hicret etmiş, onların ülkesine sığınmışlardı. O günlerde onlar benim eshâbıma sahip çıkıp çok iyi ev sahipliği yaptılar. İşte o hizmetlerinin karşılığı olarak ben de şimdi onlara hizmet ediyor ve bu hizmetimden büyük zevk duyuyorum buyurdular.

Peygamber efendimize uymak

Sual: Bir kimse Peygamber efendimize uymadan ve sevmeden Allahü teâlâyı sevemez mi, itaat edemez mi? Eshâb-ı kiramın üstünlüğü bu sevgiden mi kaynaklanıyor?

Cevap: (Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî) Serhendî "rahmetullahi aleyh" hazretleri, (Mektûbât) kitabının birinci cildi, yirmiikinci mektubunda buyuruyor ki:

Yavrum! Kıyamet yaklaştı. Zulmetler, kalpleri karartan şeyler çoğaldı. Herkes, bu karanlık akıntılara sürüklenmektedir. Böyle bir zamanda, bir sünneti ortaya çıkaracak ve bir bidati yok edecek bir kahraman lâzımdır. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sünnetlerinin nurları ile ışıklanmadıkça doğru yola kavuşulamaz. O yüce Peygamberin izinde bulunmadıkça, felâketlerden kurtulmağa uğraşmak boşunadır. Allahü teâlânın sevgili Peygamberine uymadıkça, tasavvuf yolunda ilerlemek ve Allahü teâlâyı sevmek saadetleri ele geçemez.

Âl-i İmrân sûresinin otuzbirinci âyetinde mealen, (Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Bana uyanları Allah sever!) buyuruldu. Allahü teâlâ, Habibine böyle demesini emir buyurmaktadır. Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün âdetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini Onun gibi yapmağa çalışmalıdır. Bu dünyada, bir kimsenin sevdiğine benzemeğe çalışanlar, bu kimseye sevimli ve güzel görünürler. Bu kimse, onları da çok sever, beğenir. Bunun gibi, sevgiliyi sevenler, her zaman sevilir. Sevgilinin düşmanları, sevenin de düşmanları olur. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak o yüce Peygamberi sevmekle ele geçebilir "aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm". Yükselebilmenin, ilerlemenin ölçüsü, bu sevgidir. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü Onda topladı.

Eshâb-ı kiramın hepsi, Ona âşık idiler. Hepsinin kalbi, Onun sevgisi ile yanıyordu. Onun ay yüzünü, nur saçan cemâlini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. Onun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Onu canlarından, mallarından, kısaca, her sevilenden daha çok sevdiler. Onu aşırı sevdikleri için, Onu sevenlerle seviştiler. Bunun için birbirlerini de çok sevdiler. Onun üstünlüğünü anlayamayıp, Onun güzelliğini göremeyip, Onu sevmek saadetine kavuşamayanlara düşman oldular. Çünkü, taatların, iyiliklerin başı, dostları sevmek ve düşmanları sevmemektir. Allahı seviyorum diyenlerin, Eshâb-ı kiram gibi olmaları lâzımdır.

Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Sevdiğinin düşmanlarına düşman olur. Bu sevmek ve düşmanlık, bu kimsenin elinde değildir. Kendiliğinden hâsıl olur. Bu kimse, sevmesinde ve düşmanlığında deli gibidir. Bunun içindir ki, (Bir kimseye deli denilmedikçe, bu kimsenin imanı tam olmaz!) buyuruldu. Kendisinde bu delilik bulunmayanlar, sevmekten mahrumdurlar. Düşmanlık etmeyince, dostluk olmaz! Seviyorum diyebilmek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lâzımdır. Sözümüz yanlış anlaşılmasın! Eshâb-ı kirama düşmanlık etmek bunun içinmiş sanılmasın! (Fâideli Bilgiler s. 208)

Peki demek kolay mıdır?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peki demek çok zordur. Eğer Ebu Cehil, Peygamber efendimize peki deseydi, İslamiyet'in en ileri gelenlerinden olurdu. Hazret-i Ömer'den daha büyük pehlivandı, ama demedi. Allah korusun, hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil'den kötü olurdu. Onun için, yerine göre, dünyada söylenmesi çok önemli olan iki kelime vardır: Peki ile hayır. Bir kimse, peki der, Müslüman olur, sonsuz nimete kavuşur. Hayır der, kâfir olur, sonsuz azaba maruz kalır.

İtaat etmek, peki demek zordur, çünkü iki büyük engeli var. Bu iki engeli aşmak çok zordur:

Birinci engel, insanın nefsidir. İnsan ölmeden önce, ondan çıkacak en son huy başkanlık, emretme, şef olma arzusudur.

Eskiden, adamın biri helaya gitmiş, Dizili ibriklerden birini alırken, hela bekçisi;

- Onu değil, yanındakini al demiş.

O da, denilen ibriği almış, çıktıktan sonra demiş ki;

- Birinci ile ikinci arasında ne fark vardı da, ötekini aldırmadın?

- Burası bana ait, ben ne dersem onu yapmalısın, yoksa su vermem demiş.

İşte başkanlık arzusu budur, hep benim dediğim olsun diye düşünür. İtaate, peki demeye, nefs şiddetle karşıdır.

İkinci engel, akıldır. Her şeye inanıp gemiye bindikten sonra (Bu yanlış) deniyor, çünkü akıl içeride duruyor. Bindiğimiz geminin kaptanına karşı, şuradan git, şöyle hareket et gibi, bir defa bile söz hakkımız yoktur. Sadece (Ne diyorsun) derlerse o zaman, varsa fikrimizi söyleriz.

Demek ki, dünyada en zor iş aklını ve nefsini bir tarafa koyarak peki demektir. Peki demek için, birincisi, iç düşman olan nefsinden ve aklından kurtulmalı. İkincisi, dış düşman olan şeytandan ve kötü arkadaştan uzak durmalıdır. Bütün bunları atlatacak ve ondan sonra da peki diyecek. Bu hâle kavuşmak çok zor, ama bir şeyin tamamı ele geçmezse, tamamı da terk edilmez. Ne kadarını yapabilirsem o kadar diyerek devam etmelidir.

Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyuruyor. Eğer aklına uysaydı, Mevlana olamazdı. Onun için akıl, hocasını buluncaya kadardır. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi, hakiki bir mürşid-i kâmile, yoksa bu büyüklerin kitaplarına kavuşana kadardır. Gemiye binenin akılla ne işi var, gidip bir kenarda oturur veya yatar. Aklı, nefsi karıştırmayıp, ihlasla teslim olursak, ana babanın çocuğunu şefkatle geçici dünya hayatına hazırlaması gibi, o büyükler de bizi asıl hayata, ebedi ahiret hayatına hazırlarlar. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize, Cennete kavuştururlar. Buna vesile olan böyle mübarek zatın hakkı, hiç ödenebilir mi?

Resûlullahın her işine tâbi olmak mümkün mü?

Sual: Resûlullahın her işine tâbi olmak mümkün müdür?
Cevap: 
Tasavvuf yolundan maksat, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru itikada ve İslamın güzel ahlâkına ve fıkıh kitaplarının gösterdiği işleri yapmağa ve bid'atlerden sakınmağa ve Allah dostlarının kalplerine gelen hâllere kavuşmaktır. Her Müslümanın, farzlarda, vaciblerde ve müekked sünnetlerde, Resûlullaha tâbi olması lâzımdır. Âciz olmak, mücahede ve gaza yapamamak için özrüdür. Hem de, geceleri, mübarek ayakları şişinceye kadar teheccüd namazları kılması ve çok açlık çekmesi ve muharebelerde kahramanlıklar göstermesi, Onun hasâisinden idi. Yani yalnız Ona ihsan olunmuştur. Allahın aslanı, emîr-ül-mü'minîn Ali "radıyallahü anh" buyuruyor ki, (Muharebenin en şiddetli zamanlarında, Resûlullahın yanına sığınırdık). Cihad-ı asgar olan muharebeler için ve cihad-ı ekber olan, nefs ile mücadele için, kuvvetli olmak şarttır. İmâm-ı Rabbaniye itiraz edenler de âcizdir. Hadîs-i şerifte, (Kolay şeyleri yapınız! İşlerinizi güçleştirmeyiniz! Gücünüz yettiği şeyleri yapınız! Allahü teâlâ, kolay olanları yapmanızı istiyor) buyuruldu. Allahü teâlâ, mihnetlere, meşakkatlere katlanmağı kolaylaştırmıştır. [Bunun için, dertlere, belalara katlanmağı istiyor. Sabır edenleri seviyor.] İmâm-ı Rabbani, (Resûlullahın her işine tâbi olmalıdır) demiyor. (İtikatta, fıkıh kitaplarında emrolunan işlerde, yani ahkâm-ı islâmiyyede ve kalp ile yapılan zikirlerde ve terakkilerde tâbi olmalıdır) diyor.

Resûlullaha tam tâbi olunca, insan Onun gibi olur. Tasavvuf büyükleri, bu hale (Fenâ firresûl) demişlerdir. (Fenâ-fişşeyh) ve (Fenâ-fillah) demeleri de böyledir. Bu sözleri de, insanın sıfatları, mürşidin ve Allahü teâlânın kemal sıfatları gibi olurlar demektir. (Tam İlmihal s. 772)

Ahirette azaplardan kurtulmak, ancak Muhammed aleyhisselama tâbi olmağa bağlıdır. Onun gösterdiği yolda giden, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur. Ona tâbi olan, Allahü teâlâya sadık kul olmak saadetine erer. Dünyaya gelmiş olan yüzyirmidörtbinden ziyade Peygamberin en büyükleri, Ona tâbi olmağı istemiştir. Mûsâ "aleyhisselam" Onun zamanında bulunsaydı, O büyüklüğü ile beraber, Ona tâbi olmağı severdi. İsa aleyhisselâmın gökten inip, Onun dini yolunda yürüyeceğini herkes bilir. Onun ümmeti olan Müslümanlar, Ona tâbi oldukları için, bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennete gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennete herkesten önce gireceklerdir. (Tam İlmihal s. 43)

***
Sual: (Ümmet-i icabet) ve (Ümmet-i davet) ne demektir? Peygamberlerin sayısı kesin olarak belli midir?
Cevap: 
Kâdî-zâde Ahmed efendi "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Birgivî vasıyyetnâmesi) kitabını şerh ederken, kırkdördüncü sahifeden başlayarak diyor ki, Allahü teâlânın yer yüzünde insandan Peygamberleri olduğuna inanırız. Peygamberlerin hepsi, Allahü teâlânın onlara (Vahy) ettiği, yani melekle bildirdiği (Ahkâm)ı, yani emirleri ve yasakları, kendi zamanında bulunan insanlara bildirmişlerdir. Bu insanlar, O Peygamberin (Ümmet)idirler. Peygambere inananlarına, (Ümmet-i icabet) denir. İnanmayanlarına (Ümmet-i davet) denir. Peygamberlerin en sonra geleni (Muhammed) aleyhisselâmdır. Ondan sonra Peygamber gelmeyecektir. Dünyanın her yerinde, her zamanda bulunan insanların hepsinin ve cinnilerin Peygamberidir. Hepsinin, Ona inanmaları lâzımdır.

Yeni bir din getiren Peygambere (Resul) denir. Daha önce gönderilmiş bir Resulün dinine uymağa çağıran Peygambere ise, (Nebi) denir. Her resul, nebidir. Her nebi, resul değildir. Resullerin sayısı üçyüzonüç diyenler oldu. Peygamberlerin hepsinin sayısı kesin delil ile belli değildir. Yüzyirmidört bin olduklarını bildiren hadîs-i şerif (Haber-i vâhid)dir. Bir kişinin bildirdiği hadîs, sahih olsa bile, zan ifade eder. Bunun için sayılarını söylememek daha iyidir. Muhammed Masûm-i Fârûkî, ikinci cildin otuzaltıncı mektubu sonunda ve (Emâlî) kasidesinde ve (Berîka) ve (Akâid-i Nesefiyye) ve (Hadîka) kitaplarında diyor ki: Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmayanı Peygamber yapmak veya Peygamberi Peygamber tanımamak olabilir. Bu ise küfürdür. Çünkü, Peygamberlerden birini tanımamak, hiçbirine inanmamak demek olduğu, bütün kitaplarda yazılıdır. Bundan başka (Emâlî) kasidesinin şerhinde ve (Berîka)nın üçyüzdokuzuncu sahifelerinde, (Hiçbir Veli, Peygamber derecesine varamaz. Peygamberi tahkir, küfür ve dalâldir) diyor. (Hak Sözün Vesikaları s. 252)

Hadis-i şeriflerle amel etmek

Sual: Bir Müslüman, hadis-i şerifleri öğrenerek, bunlara göre amel edebilir ve ibadet yapabilir mi?
Cevap: Müctehit olmayan bir Müslüman, bir sahih hadis öğrenip, mezhep imamının buna uymayan hükmünü yapmak kendine ağır gelirse, bu Müslümanın, dört mezhep arasında, bu hadise uygun ictihat etmiş olan müctehidi arayıp bulması ve bu işini onun mezhebine göre yapması lazımdır. İmam-ı Nevevi hazretleri Ravdat-üt-talibin kitabında bunu uzun açıklamaktadır. Çünkü ictihat derecesine yükselmemiş olanların Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarmaları caiz değildir.

Zamanımızda bazı kimseler, kendilerinin mutlak müctehit derecesine yükseldiklerini, Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarabileceklerini ve dört mezhepten birine uymaya ihtiyaçları olmadığını söylüyorlar. Bozuk düşünceleri ile mezhepleri çürütmeye kalkışıyorlar. "Bizim gibi olan din adamlarının reylerine, görüşlerine uyamayız" gibi cahilce sözler söylüyorlar. Şeytanın vesvesesi ve nefislerinin tahriki ile üstünlük iddia ediyorlar. Böyle sözleri ile, üstünlüklerini değil, ahmaklıklarını ortaya koymuş olduklarını anlayamıyorlar.

Bunlar arasında, "Herkes tefsir okumalı, tefsirden ve Buhari'den hüküm çıkarmalıdır" diyenler de vardır. Böylelerini din adamı sanmaktan ve uydurma kitaplarını okumaktan çok sakınmalıdır.

Ameldeki dört mezhepten birini seçmeli ve ona sımsıkı sarılmalıdır.

***
Sual: Mezheplerin kolay hükümlerini toplayarak bunlarla amel etmek uygun olur mu?
Cevap: Mezheplerin kolaylıklarını araştırmak, yani mezhepleri telfik etmek caiz değildir. Telfik, mezheplerin kolaylıklarını toplayarak, yapılan bir işin bu mezheplerden hiçbirine uymaması demektir. Bir işi yaparken bir mezhebe uyduktan sonra, ayrıca diğer üç mezhebe de mümkün olduğu kadar uyulursa, buna takva denir ki, çok sevap olur.

***
Sual: Araplarla Yahudiler, nesep, soy olarak aynı kökten mi gelmektedirler?
Cevap: İbrahim aleyhisselam iki defa evlenmiştir. İlk hanımı hazret-i Sare veya Sara'dır. Bu hanımı, 70 yaşına geldiği hâlde çocuğu olmamıştı. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, hazret-i Hacer ile evlendi ve bundan İsmail aleyhisselam doğdu. Hazret-i Sare de, Allahü teâlâya kendisine bir çocuk vermesi için dua etti. Allahü teâlâ, ona da bir çocuk ihsan etti ki, bu da İshak aleyhisselam idi. İsmail aleyhisselam Arapların, İshak aleyhisselam da İbranilerin, Yahudilerin ceddi, atası oldu. Yani Araplarla İbraniler, soy olarak aynı babadan, fakat ayrı analardan gelmektedirler.

Yerine Halîfe tâyin etmek

Sual: Halîfelik yüzünden birçok olaylar olmuştur. Peygamber efendimizin sağlığında yerine birini halîfe tâyin etmemesinin hikmeti nedir?
CEVAP
Eshab-ı kiram, (Yâ Resulallah, yerinize bir halîfe tâyin etseniz!) diye arz ettikleri zaman, (Benim tâyin ettiğim halîfeye isyan ederseniz, azaba mâruz kalırsınız. Bunun için halîfe tâyin etmiyorum) buyurmuştu. (Tirmizî)

İbni Sebecilerin, Resulullah'ın, kâğıt kalem istemesini, (Yerine halîfe tâyin edecekti) diye yorumlamaları bu hadis-i şerife de aykırıdır.

Resulullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" sağlığında halîfe seçmemiş, ama kimin halîfe olacağının işaretini çok yerde vermiştir. Bunlardan biri, Hazret-i Ebu Bekr'i kendi yerine imam tâyin edip, arkasında namaz kılmasıdır. İbni Sebeciler üç halîfeye kâfir diyerek hakaret ediyorlar. Kâfir olanın arkasında namaz kılınır mı?

Şu hadis-i şerifler de, halîfenin kim olacağına birer işarettir:

(Başınıza Ebu Bekir gelince, onu zâhid ve âhirete râgıb bulursunuz. Ömer gelince, onu kuvvetli, emin ve Allah yolunda kimseden çekinmediğini görürsünüz. Ali gelince, hâdî ve mühdî olur, sizi doğru yola götürür.) [Hâkim, İ. Ahmed]

(Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir, dinde en sağlam olanı Ömer, en hayâlısı Osman, en iyi hüküm vereni ise Ali'dir.) [İbni Asakir, Ebu Ya'la]

(Birini, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'den üstün gören beni yalanlamış olur.) [İ. Râfiî]
(Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin sevgisi, bir münâfığın kalbinde toplanmaz.) [İbni Asâkir] (Yani bunlardan birini, ikisini veya üçünü sevmeyen münâfıktır. Münâfık olmayan hepsini sever. İbni Sebecilerin münâfık olduğunu bu hadis-i şerif de bildirmektedir.)

(Cebrail aleyhisselam bildirdi ki: Allahü teâlâ "Herkes kıyamette susuzluk çekecek, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi birlikte sevenler müstesna" buyurdu.) [İ. Râfiî]

Resulullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" sağlığında halîfe seçmemiş, ama kimin halîfe olacağının işaretini çok yerde vermiştir. Bunlardan biri, Hazret-i Ebu Bekr'i kendi yerine imam tâyin edip, arkasında namaz kılmasıdır

Hazret-i Ali'nin bildirdiği şu hadis-i şerif daha açıktır. Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: Hazret-i Ali, Resulullah'ın (Yâ Ali, benden sonra halîfe Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da sen olacaksın!) buyurduğunu bildirmektedir. (Gunye-tüt-tâlibin) [Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, Resulullah efendimiz, mucize ile kimlerin halîfe olacağını biliyordu.]

Resulullah efendimiz herkese yardım ederdi

Sual: Peygamber efendimizin evdekilere, hizmetçilerine bile yardım ettiği anlatılıyor. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Bu konuda İmam-ı Gazâlî hazretlerinin Kimya-i Saadet kitabında buyuruluyor ki:
"Ebu Said-i Hudri hazretleri buyurdu ki: Resulullah efendimiz, hayvana ot verir, deveyi bağlardı. Evini süpürür, koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yer, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca önce selam verirdi. Bunlarla müsafeha etmek için mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da hafîf, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu ve iyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinir, güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmez, üzüntülü görünürdü. Fakat çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi, fakat alçak tabiatlı değildi. Heybetli idi yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat kaba değil, nazikti. Cömert idi, fakat israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğikti. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, Onun gibi olmalıdır."
***
Sual: Davet edilen yere gitmenin sevap olduğu, bunun için haram işlense de gitmek gerektiği söylenmektedir. Gerçekten haram da işlense davet edilen yere gidilir mi?
Cevap: İbni Âbidin'de bu konu ile alakalı olarak buyuruluyor ki:
"Haram olan şeyler, odada ise gidilir, sofrada ise gidilmez. Bilmeyerek gidildi ise, kalbi ile beğenmeyerek oturulur veya bir bahane ile geri dönülür. Çünkü haram işlememek için, sünnet terk edilir. Gıybet etmek veya dinlemek, çalgıdan ve oyundan daha büyük günahtır. Davet edilen yere giden kimse, söz veya makam sahibi ise, sofrada günaha mani olmalı veya geri dönmelidir."
***
Sual: Dua etmek için belli şeyleri ezberlemek mi gerekir?
Cevap: Bu konu ile alakalı olarak Bezzâziyye ve Hindiyye'de buyuruluyor ki:
"Kalbim gafil diyerek, duayı terk etmemelidir. Kalbine geleni dua olarak söylemek, ezberlediği duayı okumaktan efdaldir. Yalnız namazda okunacak duaları ezberlemelidir. Sünnet olan ibadetleri yapmak, dua etmekten efdaldir. Vaiz, imam, cemaate öğretmek için sünnet olan duaları sesli okur, cemaat de sessizce tekrar eder. Cemaat öğrenince imam da sessiz okumalıdır, çünkü sesli okuması bid'at olur."

Peygamberler ve şehitler kimlere imrenirler?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlânın rızası için bir araya gelmek, dinden ve büyük zatlardan bahsetmek büyük nimettir. Böyle bir nimet için ne kadar şükredilse azdır. Peygamber efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, (Arş'ın etrafında nurdan kürsülerde oturmuş, nur gibi parlayan zatlara peygamberler ve şehitler bile imrenir. Bunlar, Allah için birbirini seven, Allah için buluşan, Allah için birbirini ziyaret edenlerdir) buyuruyor. Şimdi insanlar, başka şeyleri kutluyorlar, bir şeylerin ardından anma töreni düzenliyorlar. Dine hizmet için bir araya gelmeyip de, Allah rızasından başka maksatlarla toplanmanın vebali büyüktür.

Zeynel Âbidin hazretleri, (Bir talebe, hocasının karşısında, kor ateşin üstünde, kıyamete kadar hiç kıpırdamadan, edebini muhafaza ederek saygıyla otursa, yine de hocasının hakkını ödemiş olamaz) buyuruyor. Onun için bu büyük nimete, bu hizmetlere sebep olan büyüklerimize teşekkür ve dua etmek, Fatiha okuyup ruhlarına hediye etmek, boynumuzun borcudur. Çünkü Resulullah efendimiz, (İnsanlara şükretmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) buyuruyor.

Yapılan bütün işlerden, hizmetlerden maksat, dine hizmet ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının, doğru din bilgilerinin yayılması olmalıdır. Yani bütün bunlardan gaye, bu hizmetlerin çoğalarak devam etmesidir. Maksat dine hizmet olursa, Allahü teâlâ yardım eder.

Abdullah bin Ömer hazretleri, anlatır:
Vefatından bir sene sonra, babam Hazret-i Ömer’i rüyamda gördüm. Babamın yüzü sararmış çok yorgun vaziyetteydi. (Babacığım bu ne hâl? Senin yüzün böyle değildi) dedim. (Yeni kurtuldum. Şimdiye kadar beni sorguya çekmişlerdi) dedi. (Babacığım, ne sorgusu?) dedim. (Hesabın biri bitmeden biri başlıyordu. Beytülmale ait zekât develerinin bir yuları vardı. Kullanıla kullanıla iyice eskimişti. Ben de işe yaramaz diye atmıştım. Allahü teâlâdan, “Niçin o yuları attın da, Müslümanların malını zayi ettin?” diye azarlayıcı bir hitap geldi. Eskimişti demekten başka mazeret bulamadım) dedi. (Bu yular için sana ne ceza verdiler?) dedim. (Sana, “Bu mektubu benim kefenim arasına koy!” dediğim mektup sayesinde cezadan kurtuldum) dedi.

Bu bir masal, bir hikâye de değil, bir vakıa, gerçek... Cennetle müjdelen on kişiden biri olan Hazret-i Ömer’in hesabı böyle olursa, hepimizin, daha dikkatli, daha hassas olması lâzımdır.

Şefaat istemek

Sual: (Resulullah'tan şefaat beklemek, şirkin en kötüsüdür. Şefaat istemekle, kimden kime sığınıyoruz? Peygamberden şefaat istemek, Allah'ın azabından peygambere sığınmak demektir. Şefaat istemenin ne kadar çirkin bir şirk olduğunu buradan anlamalıdır) diyenler oluyor. Şefaat istemek Allah'ın emri değil midir? Allah şirki emreder mi hiç?
CEVAP
Bu, İslam düşmanlarının bir iftirasıdır. Âyet-i kerimelerde olduğu gibi, hadis-i şeriflerde de şefaatin hak olduğu bildiriliyor:


(Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim]


(Bütün Peygamberler şefaat edecektir.) [Buhari]


(Kıyamette Peygamberler, sona âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İbni Mace, Deylemi]


(Kıyamette Allahü teâlâ, "Melekler, Peygamberler ve salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük rahmetim kaldı" buyurur.) [Buhari]

''Sen olmasaydın"


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Ey Resulüm, İbrahim'i halil [dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyuruyor. Böyle yüce bir Peygamberin ümmeti olmak, en büyük saadettir, çünkü bizden önceki peygamberler bile, bu ümmetten olmak istemişlerdir. Kur'an-ı kerimde bu ümmet için, (Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz) buyuruluyor. Onun için Peygamber efendimize biraz benzemek, Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmaya ve günahların affına sebep olur.

Cennet kapısının anahtarı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her şeyin sahibi ve yaratanı Allahü teâlâdır. Her iyiliğin, her nimetin sahibi, Odur. Esas kaynak Odur. Maksat da, Onun sevgisine ve rızasına kavuşmaktır. Ancak Allahü teâlâ, kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek her kapıyı kapatmış, sadece tek kapıyı açık bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Diğer Peygamberler dâhil herkes, bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlânın rızasına ve sevgisine kavuşamaz. Allahü teâlâ, Cennete girilecek tek kapının anahtarını Peygamber efendimize verdi. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, yani Müslüman olmayan, kim olursa olsun, Cennete giremez. Onu tasvip etmeyen, sevmeyen, tasdik edip yolunda gitmeyen, asla Cenneti göremez, çünkü anahtar ondadır. Cennetin kapısından, ancak Peygamber efendimize imanı olan girebilir.